16 Kasım 2017 Perşembe

Neyin Kafası?

Oldukça yakın mesafeden bir uçak geçiyordu. Bahçedeki çocuklar bir anda çığlık çığlığa koşturmaya başladılar. İçlerinden birisi -büyümeye meraklı olanından- 'uzaylılar geldii, kaçıın, ışın atacaklaar!' diye bağırınca istemsizce oturduğum yerden patlattım kahkahayı. 'Sen çok yaşa be çocuk' diye bağırmak istedim pencereyi açıp. Ama bağıramadım. Neden? ...? Bir nedeni var ya da yok, hayatı biraz da böyle yaşamak lazım diye iç geçirerek kızdım kendime.
İlan: arkadaşlık ilişkileri dünyanın en absürt olayıdır! Evet, nihayet insanlık bu durumu algılamaya başladı. Sağda solda millete açıklama yapacağım diye canım çıkıyordu. Hoş, suç bende. Neyi kime açıklıyorsun ah be canıım!? WhatsApp durumuma 'rica ediyorum benimle iletişimi kesin, yormayın beni' yazacak seviyedeyim. Ya da şey; 'bu kafaları nasıl yaşıyorsunuz, biri beni de aydınlatsın' falan. Ama yazamıyorum. Neden? Hem dolu dolu nedeni var hem de yok. Hayatı böyle yaşayamadığım için de kızdım kendime.
'Ayaklar baş oldu, başlar ayak...' Nasıl da seviyorum seni cümlecik, haberin var mı? Bazen monoton herhangi bir eylemle uğraşırken bir dalga silsilesi geliyor. Siz deyin geçmişe öfke, ben diyeyim aklın sonradan gelmesi... Neyse, insan kendisini çok kolay gaza getirebiliyormuş yahu anladım gerçekten. Akıl- fikir ikilisi olmasa işimiz zordu. Tabi bir de farkındalık.
Aslında bir insan bir insanı seviyorsa gerisi önemsizdir mantığı pek bana göre değil. Çünkü hayat bu derece toz pembe hiç değil. Fakat aynı zamanda sevgi -aşk değil, gerçek sevgi- uğruna yapılacak fedakarlıkların çoğunu da hak ediyordur. İnsan doğasının mutlak bir çekim yasası üzerine inşa edildiği düşünülürse durumu olağan karşılamak kolaylaşacaktır. Aşk meselesine girmiyorum zira sıkıldım, ne uzuyor ne de kısalıyor mevzu. Neyse, diyeceğim şu. Öznesi geniş kapsamlı, yani ne bileyim kendim dahil her birey üzerine alınabilir bunu bence. Sağa dönüyor, sola dönüyor, konuşabiliyor, düşünebiliyor(!), nefes alabiliyor ve hatta yeri geldiğinde bilim insanı olabiliyoruz. Ancak şu hayatı kendimize on bilinmeyenli denklem haline getirmekten bir türlü vazgeçmiyoruz. Bu neyin kafasıdır yahu! Konu sevgi üzerindeyken hadi oradan devam edeyim; seviyor musunuz birbirinizi, evet. İkinizin de bundan haberi var mı, evet. Uyumlu musunuz, evet. Muhabbet edebiliyor musunuz, evet. Yaşam tarzınız benziyor mu, evet. Ee? Cevap: 'Ama işte olmaz.' Şimdi gel de cinnet geçirme.
Bir tiyatro oyununda, bir müzikalde, dramada veya her ne olursa, yer almak istiyorum. Daha doğrusu sanırım drama günlerimi özlediğim ve tekrar kavuşmak istediğim için içimde böyle hafifinden komik dürtüler var. Hayat bazen insanı çok bunaltıyor, eh güzel şeyler de lazım... Mesela bir şarkıyı tadını çıkara çıkara söylemek gibi. 
Sanırım hayatımın sonuna kadar hayvan anlayışı olamayan insanlara karşı cephe alacağım. 'Evcil hayvanım hasta, ben bile oldukça titizlenerek dokunuyorum, rahatsız olmasından çekiniyorum' diyorum. 'Amaan canım hayvan o bırak kenara koy kabına mamasını iyileşir. Sen de ne abartıyorsun, ha ha ha' diyor. Bir beş saniye kadar tepkisiz kalıp iletişimi kesiyorum. 'Neyin kafasındaysan git benden uzakta yaşa kafanı' demek istiyorum. Ama diyemiyorum. Neden? ...? Ben yine kendime kızıyorum...

12 Kasım 2017 Pazar

Eskidendi, Çok Eskiden

İtiraf: eski pazar günlerini çok özlüyorum...

Çocukken hayat ne güzeldi. Tek derdim yemek saati geldiğinde gitmem gerektiği için arkadaşlarıma veda edip etmemekti mesela. Beş dakika, bir beş dakika daha derken mutlaka o sofraya geç kalmak ama bundan büyük bir haz duymaktı. Çocukluğumun pazar günlerini çok özlüyorum, evet. Pazar demek aile demekti çünkü. Gerçi benim için şuan için de pazar demek aile demek fakat hep bir eksik, hep bir yamalı...
Kocaman ve bitmek bilmeyen bir pazar kahvaltısıyla başlardı gün. Taze ekmek çıtırtıları simit kokusuna karışırken ben de sofrada kendime yer edinebilmek adına sandalyeni sığdırmaya çalışırdım. Önce büyükler yerleşsin diye de muhtemelen hep en sona kalırdım. Ama olsun o sofrada güle oynaya, tadını alarak kahvaltı yapmak paha biçilmezdi. 
Pazar günleri hep beraber dışarı çıkmak isterdim ben. Çünkü çocuksun, hafta içi zaten okuldasın ve yapabildiğin en büyük etkinlik arkadaşlarınla bahçede oynayabilmek. İşte bu yüzden en tatlı halimi takınır, yetkili kişiyle iletişime geçerdim hihihi! 😇 Tabi bu istek her daim gerçekleşmezdi ama bu da beni üzmezdi açıkçası. 
Akşama doğru evde tatlı bir telaş başlardı; dedeler, babaanneler, amcalar. Kısacası tüm aile toplanırdı bir evde. Pazar olduğu için de normal günlerden farklı bir yemek yapılırdı mesela. Herkes işe koyulurdu. Sanırım çocuk olmanın en güzel yanlarından birisi de bu; kesintisiz oyun! 😁
Hepsi bir yana benim için yemek sonrası kestane keyfi çok ayrı bir boyuttu. Neden bilmiyorum ama kestane yemek çok büyük bir meseleymiş gibi gelirdi. Kestane yiyecek ve ertesi gün okulda arkadaşlarıma kaç tane yediğimi anlatacaktım. Tabi onlar da bana. Belki de bu yüzdendi, bilmiyorum. Zaten bir sebebi de olmasın bence...
Şimdi pazar günleri terk edilmiş gibi. Herkes farklı bir koşturmaca içinde, tüm aileyi toparlayan büyükler hayata çoktan veda etmiş. Konuşacak, dertleşecek konular azalmış çünkü stres, kaygı, mutsuzluk sarmış dört yanımızı. Kısacası hiçbir şeyin tadı kalmamış. Artık en büyük keyif o eski fotoğraflara bakıp anı tazelemekmiş belki de...

11 Kasım 2017 Cumartesi

Vardır Bir Hikmeti: Tarçınlı Su

Hiç abartmıyorum son zamanlarda hangi tarafa dönsem 'ay tarçınlı su içiyorum şöyle zayıflıyorum', 'aman günde şu kadar içtim haftada şu kadar verdim', 'tarçınlı su içmediğim günlere yazık be yazık' nidalarıyla karşılaşıyorum. İşin aslı tarçını pek de sevmem. Çubuk tarçın bir yana, toz tarçının kokusuna hatrı sayılır bir müddet dahilinde maruz kalmaktan hoşlanmam. Hatta bazen durduk yere tarçına karşı içimde bir duvar örer, işi inada bindiririm hihihi! 😁
Gel gelelim bu 'hayat boş tarçınla coş' kampanyası adeta bir çığ gibi hız kesmeden büyüyor da büyüyor. Sen misin benimle yarış eden ey tarçın diyerek sordum soruşturdum. Amacım bu yöntemi bulup deneyen ve bir sonuca ulaşamayan insan evladı bulup kendimi haklı çıkartmak. Ben sevmiyorum kimse de sevmesin yani(!) Arkadaş, bir tane canlı olmaz mıymış bu yöntemden memnun kalmayan? Vallahi yok. Gencinden yaşlısına her kesim Coca Cola' nın formülünü bulmuşçasına mutlu! Hanımların önceliği kilo vermek de, beyler de mi memnunmuş derseniz vallahi de öyleymiş. Tecrübeyle sabit.
Hal böyle olunca kaderime razı olup hem uygulamaya koymaya hem de bir yazı yazmaya karar verdim. Kim bilir belki ilerde tarçın cumhuriyeti falan kurarız, en azından yazı yazmıştım derim bir havam olur. 😎


  • Güçlü bir bağışıklık. Sanırım tarçınlı su ile gelen birinci ve net fayda bu. Özellikle metabolizması yavaş bireyler için de alternatif konumunda.

  • Yağ yakıcılık. Gitsin yağlar verilsin kilolarrr!

  • Sıkı gözenekler. itiraf ediyorum bu özellik beni şaşırttı. Sen tarçınsın kendine gel diyordum ki meğer düzenli kullanımda gözenekleri de bir düzene koyuyormuş kendileri.

  • Güçlü bir hafıza. Hele ki bu devirde kim istemez değil mi?

  • Azalan tatlı isteği. Oo sevgili tarçın yine hanımlara oynamış. Azalsın tatlılar gitsin kilolarrr!

  • İltihap önleyicilik. Hani bazı zamanlarda boğazımızda tam da netleşmeyen pürüzler olur. Uğraşır uğraşır bir türlü kurtulamayız ya, hah işte bu fayda da onun için.

! Fakat tabiki de tarçın buldum, hücum mantığıyla hareket etmemekte fayda var. Her daim olduğu gibi tarçının da fazlası zarar. Aşırı kullanımında kabızlığa ve ufak tansiyon problemlerine yol açabiliyor.
Eh, deneyelim görelim...

*yeşil elma ile tarçınlı su çok yakın dostlarmış.

7 Kasım 2017 Salı

Kapıldım Gidiyorum

"İnsan insanın kurdudur."

Öyle hak veriyorum ki bu çıkarıma, öyle doğru, öyle doğrudan tecrübe edilmiş. Hani düşünürsün düşünürsün ve eninde sonunda somut bir sonuç elde etmek istersin. İçini kemiren, beyin sınırlarını zorlayan, ruhunu daraltan tüm unsurlara bir dur niteliğindedir o şey. İşte bu cümle de öyle...
Ne istiyoruz birbirimizden ya da derdimiz ne bilmiyorum ama özümüzde öylesine bir bencillik var ki, kendi mutsuzluğumuzu başkasına devretmekten umarsız bir haz duyuyoruz. Çıkarlar, yarışlar, kıyaslamalar ya da ihanetler silsilesi bir yana içimizdeki saf ve iyi niyeti öyle ya da böyle geriye iteliyoruz.
Geçen hafta arkadaşımla şehir dışına kısa bir yolculuk yaptık. Mola sırasında da bir köşede durup insanları incelemeye başladık. Hem çok manasız hem de çok sistematik bir işleyiş vardı. Kimse kimsenin umurunda değildi tabi. Asık, öfkeli ve belki de korkmuş suratlar... Hızla işini halletmeye çabalayan gergin bireyler... 
Şu sıralar insanlara fazlasıyla kafayı takmış durumdayım biliyorum. Sanırım yaş ilerledikçe ve tabi yaşanmışlıklar biriktikçe tahammül sınırlarımda gevşeme yaşıyorum. Eskiden görmezden gelebileceğim çoğu durum şimdi anında bir sorun haline dönüşebiliyor. Eskiden mutlu eden çoğu şey de artık tesir etmiyor tabi. Bir noktadan sonra içinde bulunduğum bu 'ruh hali' dayanılmaz olmaya başladı. Öyle takıntılı ya da problemli bir karakter sergilemiyorum ama yine de insan düşünmeden edemiyor işte...
Hayat zor klişesini dilimize doluyoruz ama hayat ciddi anlamda zor. Zorlayıcı ya da yıpratıcı. Hatta zaman zaman kırıcı. İşte bunlar hep tecrübe değil mi?
Ancak ben herşeye rağmen bireyin karakteristik değerlerinden vazgeçmemesi gerektiğini savunuyorum. Daha doğrusu bir insan nasıl olur da iyiyken iyi ama kötüyken 'tam anlamıyla' kötü olabiliyor, anlamıyorum. Sonuçta insan bir durumdan hoşnutsa hoşnuttur, bir tavır onu rahatsız ediyorsa ediyordur. Ya da bir düşünce sistemine karşı mesafeliyse mesafelidir. Gün geldiğinde bunları unutup tersi hareketler sergileyen insandan ben şüphe duyarım vallahi, eğri oturup doğru konuşalım. Şüphe duymak demek beraberinde mutlak bir sorgulamanın da gelmesi demek. Biraz komik gelebilir fakat insanların bazen şizofrenik hallerinin olduğuna inanmaya başladım sanırım(!)
Bazen çok doluyorum. Üzüyorum kendimi. Belki haksızlık ediyorum kendime. Sanırım en çok da kendime özür borçluyum.
Ha bir de olmak istediğim bir yer var. Özlediğim anılar, insanlar... Yapmak istediğim şeyler var mesela. Uzun uzun konuşmak ve bu tadı doyasıya yaşamak istediğim alanlar... Adına büyümek diyorlar ama, neyse işte...

2 Kasım 2017 Perşembe

Çıkmaz Sokak

Karar vermek ne zor şey öyle. İnsan çoğu zaman kendisi için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyemiyor. Belirlediğini düşündüğü zamanlarda ise bir şekilde istenmedik sonuçlarla karşılaşabiliyor. Kısa sürelerde hızlı karar veren bireylere hep hayran kalmışımdır ve sanıyorum ki hayatta hiçbir zaman böyle olamayacağım... 👀
Doğru karar için akıl mı şart, kalp mi? Yoksa ikisinin ortaklığı mı? Gel gör ki bu iki 'özgür' taraf genelde pek de ortaklık mantığı gütmüyor. Ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeli, açıkçası pek emin değilim bunun cevabından...
'Olumluları olumsuzlara tercih et' fikrini ben de benimsemişimdir fakat tüm olumlular doğrudan iyiyi sağlayacak diye bir kural da yok. Hatta bazen olumsuzlukların hayat kurtardığı bile oluyor. 
'Bir bilene danış' kısmına gelirsek, herkes herşeyi biliyor ama kimse birşey bilmiyormuş gibi davranıyor. Bir bileni, bildiğini iddia edeni bulmak bana göre samanlıkta iğne aramak tadında. 
Yok, bu böyle olmayacak. En iyisi şu şarkıyı şuraya bırakıp bir kahve yapayım. 


30 Ekim 2017 Pazartesi

Anlatsana Biraz

Peki hayat,
Sen de böyle
Kararsız kalmaktan
Bitmeyen çaresizlikten ve
Büyüyen kalabalıktan
Sıkılmadın mı?
Her sabahı karşılayıp her akşamı uğurlarken
Tahammül ettiğin yüksek seslere, 
Ya da ufak susmuşluklara
Yeterince yorulmadın mı?
Arada kalmak mıydı mesele, 
Yoksa iyilikten saflaşmak mı.
Çok mu özlemekti değer vermek?
Yoksa uçan balon muydu umut etmek, söylesene.
Ne yapalım, nasıl ve nerede 
Kime danışalım mesela?
Ne kadarlık daha yolumuz kaldı ve
Düşüncelerimiz?
Anlatsana biraz...



19 Ekim 2017 Perşembe

Bir Durum Mu Var?

Açık konuşmak gerekirse vefa olayına önem veren birisiyim. Eskiden vefa benim için koşulsuz şartsız, olması gereken modundaydı. Yıllar ilerledikçe bu tecrübesizliğimi sınırlandırdım ve yalnızca gerçek anlamda değer verdiklerime yapılan vefanın daha münasip olacağına karar verdim. İyi de ettim bence, gerçi arada iç ses yokluyor insanı, bazen çok şiddetli bir geçmişi hatırlama dalgası geliyor ama sakinleşip uzaklaşıyorum. Ne yapalım, hayat böyle...
İletişimde olduğum insanlarla -eğer istemiyorsam- araya çok mesafe koymayı sevmem. Hal- hatır sormak, varsa derdini dinlemek, güzel haberlerini almak hoşuma gider. Bu nedenle elimden geldiğince kendime bir düzen kurarım ve bu döngüde en azından bir mesajla bile olsa varlığımı hatırlatmaya çalışırım.
Yine öyle oldu, bir süredir konuşmadığımı farkettiğim bir arkadaşıma mesaj atmak istedim ve attım da. Yaklaşık on beş dakika sonra gelen 'bir durum mu var?' cevabı sadece buruk bir gülüşe sebep oldu. Oysaki ben 'nasılsın- nasıl gidiyor' klasik ikilemesinin dışında tek kelime bile etmemiştim. Hem neden bir durum olsundu ki? Durum olsa bile neden sana mesaj atacaktım değil mi ama!
Yazmakla yazmamak arasında kararsız bile kalmadım. Hatta cevap vermem iki saniye bile sürmedi çünkü bence uzatmanın hiçbir manası yoktu. Uzun bir açıklama yapmak da içimden gelmedi doğrusu, karşı taraf belli ki kafasında birşeyleri kendince düzenlemiş.
Mesajıma cevap beklemiyordum, bir müzik açıp keyfime bakmaya odaklandım. Fakat bu defa gelen cevap sanırım herşeyin özetiydi; 'çünkü ben olsam bir işim düşmediği sürece bu kadar zaman sonra yazmazdım.'
Arkadaşıma en azından dürüst olma şerefini gösterdiği için teşekkür ettim, bir kahve yaptım ve telefonu sessize aldım... 😏 

16 Ekim 2017 Pazartesi

Küçük İlber Ortaylı- Mı?

'Kankaa nerdesin oğlum, başlayacak şimdi sen daha yoksun. Ben en öne ilerledim, ne de olsa küçük İlber Ortaylı' yız değil mi ama, şööyle bir görsün bizi İlber Hoca. Ha ha ha!'...
Dedi hemen önümdeki genç arkadaş. Genç arkadaş diyorum çünkü onlara artık ergen grubu demekten sıkıldım. Hangi sıfatı eklersem ekleyeyim cık, bir gram değişim göstermiyorlar.
Bilenler bilir, canım memleketim Kayseri bir kitap fuarına daha kapılarını açmış durumda şu günlerde. Bu atmosferi tatmak, içinde bulunabilmek bir kitap sever için paha biçilemez. Şöyleyken böyle, böyleyken şöyle diye kitap fuarcılığı yapmak istemiyorum zira buna gerek de duymuyorum. Yaşanması gereken bir eylem bence...
Fuar süresince birçok ismi ağırlayan ortam, bugün de İlber Ortaylı için ev sahipliği modundaydı. Böyle zamanlarda muhtemel kalabalığı bilirsiniz, tahmin eder ya da eş- dost vasıtası ile haberdar olursunuz. Buraya kadar sıkıntı yok. Benim derdim damarlarında akan kana engel olamayan özgüven balonu ergen takımı ile. Şimdi vay efendim şöyleler de böyleler demek de istemiyorum. Fakat gel gör ki ben İlber Ortaylı olsaydım bugün o manasız kalabalığa çıkmaz, bırakın bir saati beş dakika bile söyleşide bulunmazdım. Bulunmazdım arkadaş! Koy bakalım yaş sınırını, nasıl da mis gibi akıp gidiyor sohbet. Hem anlatan hem dinleyen nasıl da zevk alıyor gör o zaman değil mi ama!
Zaten kalabalıktan tek vücut olmuşsun. Ortamdaki oksijen seviyesi eksileri görmüş. Elinde telefon ağzında sakız, tek derdi 'İlber Hoca'yı snap atmak' olan yaşı gençler bir saniye bile susmuyor. Çıkıp da ne anlatacaksın, anlatsan bile kim ne anlayacak? Emin olduğum tek şey o salonun yüzde sekseninin hiçbir şey anlamadığı... Gak dese alkış kıyamet, guk dese çığlıklar. Yavrum evladım madem lakırdı edecektin neden gelip de sinirlerimizin yayını gevşettin a be akıllım? Bir de tabi böyle organizasyonlarda beklentiyi en aza indirgemekte fayda var. Zaten bir ton formalitenin içindesin, kişiyi mi dinleyeyim- ay kameralardan göremiyorum ikilemi içindesin. Sağdan soldan adamcağızın eline çiçek buketi tutuşturmaya çalışan vatandaşla iç içesin. Yahu bırak adam bir konuşsun, cümlesini tamamlasın önce. Hayatın neredeyse tamamından arzını almış bir insan orada senin çiçeğini tutmaya mı uğraşacaktı yani, ah ah...
Tabi diğer yandan İlber Ortaylı da İlber Ortaylı gibi değildi hani. Gerçi ne olacaktı o da ayrı mesele, çıkayım TV' dekiler gibi bir- iki muhabbet edeyim kafasındaydı. 
Tüm bunlar bir yana, kitaplar diğer yana. Neyse ki günün devamında kitaplarla birlikteliğimizin keyfine varabildim. İşte o zaman gözüm kalabalık falan görmedi. 
Kayseri' ye yolunuz düşerse -ki düşebilir yani belli olmaz- kitap fuarına uğramadan geçmeyin derim... 😉✌

*1. kitap fuarı yazdığına bakmayın, aslında öyle değil. Bu defa belediye tarafından desteklendiği için öyle anılması uygun görülmüş.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Ufak Bir Özür

Nasıl oldu, neden oldu anlamadım ama bana göre oldukça fazla sayıdaki yorumu zamanında yerine ulaştıramamışım. Sanırım gözden kaçırmış olmalıyım ancak mesele yorumlar olunca ekstra özenliyimdir aslında. Bu da bana büyük bir ders oldu, bundan sonra sağı- solu köşe bucak irdeleyeceğim gözden kaçırdığım birşey kaldı mı diye... 😩
Bu sebeple geciken tüm yorumlardan ve sizlerden tekrar özür diliyorum, üzücü oldu ama neyse ki telafisi mümkündü... 

Mim: Annemize Sorduğumuz Sorular

İç sesim: Aa, ama böyle de olmaz ki! Hani mim yapmıyordun, hani en son yaptığında 'tamam bu son' demiştin, hani uzatmanın manası yoktu? Ne bu mim yazısı şimdi! 😄

Sevgili Beyda' nın Kitaplığı bu keyifli ve tatlı mimi yapınca, ben de okuyunca dayanamadım yine. Aslında kolay görünümlü bir mim olsa da epey düşünmem gerektiğini farkettim. Henüz bir anne değilim fakat hem kendimden hem de çevremden hareketle şöyle ortaya karışık bir mim olsun en iyisi.. 😊



  • Anne, yarın konser varmış da akşam. Herkes gidiyormuş bak, bu fırsat kaçmazmış. Ben tamam diyorum arkadaşlara, sen babamla konuşursun değil mi? bknz. aracı olan anne modeli  

  • Annee! Ne giyeceğim ben ne? bknz. en çok sorulan soru ve kıyafetten sorumlu kişi muamelesi gören anne modeli

  • Anne, dereotuna neden dereotu demişler, kim demiş, derede mi yetişiyormuş, hangi dereymiş bu, nasıl bilmezsin bunu? bknz. ansiklopedik anne modeli

  • Anne bozuk süt içtim ne yapacağım? bknz. sağlık bakanlığından onaylı anne modeli

  • Annee, şimdi burada kekin içine elenmiş un koyun yazmışlar ama ben elemeden koydum birşey olur mu? Bir de bu kek kalıptan çıkacak mı? bknz. tecrübeyle sabit anne modeli

  • Ya anne masamın üzerinde renkli not kağıtları vardı nereye koydun onları? Nasıl ders çalışacağım ben şimdi off! bknz. bahane üretmek için kullanılan anne modeli

  • Anne ya sen nasıl yaşadın bu hayatta? Düşünsene küçüksün ve telefon yok, televizyon yok, çamaşır- bulaşık makinesi yok, internet yok. Sen film falan da izleyemiyordun değil mi? bknz. eziklenen anne modeli

Ve daha niceleri... 
Yazması kadar düşünmesi de çok zevkliydi doğrusu. 😁 Bu şirin mim için tekrar teşekkür ediyorum ve okuyan herkesi davet ediyorum. Bence okuması da çok keyifli olacak... 😋

8 Ekim 2017 Pazar

Falanlar Filanlar

Karar verdim.
Herkes gidiyor sen kalıyorsun ya, çok talihsiz bir durum.
Hem bedenen yalnız kalmak da değil mesele.
İşin özü ruhun kapılar ardında geçirdiği vakitler.
Bazen bazı zamanlarda bazı fedakarlıklarda bulunuyorsun.
İçinden geliyor belki, belki o anı değerlendirmek adına...
İster istemez bir beklentiye giriyorsun. Sanıyorsun ki herşey kafanda tasarladığın kadar mükemmel olacak.
Sonra beklentiye girerek yaptığın hatayı göremiyorsun.
Görememek şöyle dursun, her defasında kendini yapmamak adına şartladığın tavırları da bir güzel sergiliyorsun.

...

Üzüldüğüm şeyler oluyor, en az sevindiklerim kadar.
Ama en kötüsü de,
Öyle ya da böyle aradaki güven köprüsünü inşa ettiğini düşündüğün insanların, özünde insan oldukları için sergiledikleri bilinçsiz tavırları karşısında sarsılan benliğin oluyor.
Ay bu cümle de ne uzun oldu!

...

Karar verdim.
Ama nedense kendime engel olamıyorum.
Galiba bu 'ben'im...


6 Ekim 2017 Cuma

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Ohh! Şöyle içime sine sine, büyük heyecanla bir film önerebiliyorum nihayet. Uzun zaman da olmuştu hani...
Aamir Khan hayranı olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu 😁 Aslında Aamir Khan adı geçince önerilecek filmlerin listesi uzun olabilir ama bu film için blogumda bir yazı olsun istedim. İtiraf etmek gerekirse filmi izleyeli birkaç gün oldu ancak tekrar tekrar izleyip her ayrıntısını incelemek geliyor içimden, böyle de bir film işte. Tabi filmi izlemem için ısrarla beni teşvik eden canım arkadaşıma da kalpten teşekkür ediyorum çünkü her zaman tercih ettiklerim arasında Hint filmleri pek de bulunmuyor doğrusu... 😊
Dangal. Gerçek bir hikayeden uyarlanmış Hint filmi. Bence Hint film tarzını sevmeyen kesime bile sevdirecek cinsten. İzlerken bir açık aradım; hani olur ya böyle bazı filmler büyüsüne bağlar sizi, eleştirilecek yerleri ya da eksikleri kaçırırsınız. Ben de bu hisse kapılmış olacağım ki ciddi anlamda bir açık, bir eksik ya da bir hata aradım ufak da olsa. Ancak hem oyunculuk anlamında hem de konu bütünlüğü açısından öylesine içine alan bir filmdi ki, bir süre sonra bu çabamdan vazgeçtim, hihi. Zaten kurgu boyutu gerçekliğe daha yakın olan seyirlikler hep daha fazla ilgimi çekmiştir benim.
Filmin konusunu nasıl adlandırmam gerektiğini düşünüyordum. Sanırım tek bir seçenek kullanmayacağım çünkü bu filmde dram da var, spor da var, hafifinden komedi de... Aynı zamanda biyografik özelliğini de unutmamak lazım. Başlangıçta biraz karışıkmış hissi verse de mis gibi ilerlediğine garanti verebilirim. 😉 Gelelim hikayeye; bir baba, iki kız evlat etrafında şekillenen film güreş ile ilgili hayalleri olan bir babanın bu yolda sarf ettiği emekleri ele alıyor. Baba ve kızların film boyunca çocukluktan gençliğe ve hatta yaşlılığa uzanan değişimlerini görmek en sevdiğim kısım oldu sanırım. Özellikle Aamir Khan tarafından gerçekleşen değişim etkileyiciydi...
Hiç düşünmeden, tereddüt etmeden, yer- zaman- kişi farketmeksizin öneriyorum, umarım izleyen herkes en az benim kadar güzel vakit geçirir...
Keyifli seyirler ✌