25 Eylül 2017 Pazartesi

Bazı Küçük Şeyler

Bilmem kaçıncı defa 'sil baştan' demesi şu hayatın...

Ah nihayet, nihayet kahvemi yaptım. Masamın başına geçtim, derin nefes alıp kendimi bıraktım şu satırlara. Uzun zaman olmuş cümlesini pek sevmesem de sanırım kullanmak zorundayım. Oysa 'yok canım ben hiç öyle yazmayı bırakmam, yazmak bırakılır mıymış ayol?' diyordum. Al sana bir büyük konuşma ikazı daha...
Açıkçası yazmayışım daha çok benliğimle yaşadığım çekişmeye dayanıyordu. Önce evden uzaklaştım mesela. Şöyle ufak çaplı bir ortam değişiminin yüzüme su serpeceğine inanmıştım. Ama cık, bedenim değil ruhummuş asıl bunaltılarda gezinen. Yani ben bedenim evden ayrılmak istiyor diye düşünürken meğer ruhum çoktan çekmiş vedasını.
Neden böyleydim, nasıl böyle oldum, olmalı mıydım gibi soruların çok daha fazlasını sordum önce kendime. Hatta zoraki gülümsemeler falan edinmeye çalıştım, komiklikler şakalar falan(!) Tabi olmadı. Garip bir şekilde içimdeki hüzün- öfke- kaygı üçlemesi harmanlanıp durdu. Sonra bir sabah uyanınca baktım olmayacak, en iyisinin bu 'halleri' kabullenmek olduğuna karar verdim. Zaten internetten uzaktım. Açıkçası üzerimde bir asabiyet vardı ve minimum seviyede iletişime geçtiğim kişilere de ucundan kıyısından bunu yansıttığımı farkettim, ayıpladım kendimi. Çokça düşündüm. Hatta sanırım sadece düşündüm ve tabi çokça içime kapandığımın, iç sesimle iki lafın belini kırma olayını abarttığımın da farkına vardım.
Hiç öyle eylülmüş vay efendim sonbahar kasıntılarıymış falan o olaylara girmeyeceğim, her daim de saçma bulmuşumdur. Fakat insan onca zaman boyunca bir kitabın kapağını açmaz, efendime söyleyeyim bir şarkı dinlemez ya da bir film izlemez mi yahu?! Vallahi izlemezmiş...
Bu arada yanlış anlaşılmasın; acı falan çekmiyordum. Canım da yanmıyordu. İçim de sızlamıyordu. Sadece bazı şeyler içimden gelmiyordu. Bunu ifade etmek için hangi doğru kelimeyi seçmem lazım bilmiyorum ama sanırım tecrübe edilince anlaşılacak birşey. Bir de üzerimde büyük baskı sağlayan bir stres mekanizması vardı, nedendir bilinmez.
Öyleyken böyle, böyleyken şöyle derkeen günler birbirini kovaladı ve bu zamana geldim. Özlediğim çok şey var, blog da bunlardan birisiydi. Şimdi oturup bir kahve daha yapıp muhtemelen geç saatlere kadar kaçırdığım yazıları okuyup bolca yorum yapmayı ve maillerimi gözden geçirmeyi düşünüyorum. Yeniden dönebildiğim için çok mutluyum... ❤


29 Ağustos 2017 Salı

Hayvan Mı Sever?!

Yok yok, karar verdim, biz insanlar hayvan falan sevmiyoruz. 'Mış gibi' yapıyoruz. Hele bir de sağımızda solumuzda birileri mi var, oo gelsin atıp tutmalar! Ama artık isyan moduna geçmiş durumdayım. Gerçekten ya birilerine çatacağım ya da içimde patlayıp patlayıp sönecek bu tepki silsilesi...
Bir süredir evcil hayvan besliyorum; henüz yaş bile almamış ufacık dişi bir yavru köpek. Tam bir biblo gibi ama bünyesine göre oldukça hareketli. Malum yaş bu kadar küçük olduğunda normal bir köpeğe verilecek eğitim süreci oldukça yavaş işliyor. Eğitim verebilmek için de uygun bir ortama ve en önemlisi köpeğimle yalnız kalmaya ihtiyacım var. Ben de bu nedenle yolumun üzerindeki tenha olduğunu düşündüğüm parkı tercih ediyorum. Ediyorum etmesine de ya evren bana inat olsun diye hergün bir olay yaşatıyor, ya da anlayamadığım başka şeyler, bilemiyorum...
'Git sev şu hayvanı hadi ben bakıyorum koşşş' diyen ebeveynler. Hani gelip de elinizi kolunuzu kontrolsüzce daldırıyorsunuz ya, işte o anda ağzımdan alev çıkartmak istiyorum ki böylelikle eliniz yansın ve bir köpek nasıl sevilmeli öğrenebilesiniz diye! Açıkçası henüz çok ufak olduğundan, aşı döneminde olduğundan ve hassasiyet oranı fazlaca olduğundan sevmeye gelen çocukları arada mesafe bırakarak ve mümkün olduğu kadar az temasla oyalamaya çalışıyorum. Çünkü gelen çocuk hayvan sevdiğini sanıyor ama bir tepki ile karşılaştığında korkup ani hareketler sergiliyor. Bu da köpeğimin kafasını oldukça karıştırıyor. Fakat anne- babasıyla gelen çocuklara müdahalem sınırlı olmak zorunda çünkü sağolsunlar anne- babalar epey duyarlı(!) Herşeyi biliyorlar, sorsanız hayatlarında hiç hayvan beslememişler ama 'bak şimdi bunu şöyle yapıp şunu burdan şey yaparsan bu hayvan akıllı olur akıllı' gibi tavsiyeler(!) vermekten de çekinmiyorlar. Geçenlerde bir beyefendi kızıyla birlikte yanıma gelmiş, kız sevmek için can atıyor ama bizimkisi nutuk seansında; bak kızım bu hayvanlara güven olmaz, elledikten sonra elini ağzına götürme, ısırırsa ki ısırır sakın elini ona verme, kafasından sevme, gözlerine bakma, patisini tutma, arkasına geçme.. bla bla bla! Seansı sona erince bana dönüp anlamsız bakışlar atmaya başladı. Tabi bunca şeyin üzerine benim sakin kalmam pek mümkün olmadı ve 'köpeğim sevilmek istemiyor' gibi komik bir bahaneyle oradan uzaklaştım. 
'Aa köpek' diyen geliyor. Gelen de başlıyor vay efendim bizim de şunumuz vardı da şu kadar baktık da sonra da kaçtı da bilmem ne. Banane yahu! Düzgünce seviyorsan sev git. 
Bir de çığlık atanlar var ki of of, en fenası. Dev bir köpeğim olsa anlayacağım ama insan bakarken bile tatlılığını görebildiği bir köpeğe neden bağırır, kesinlikle anlamış değilim. Ayrıca o köpektir, sevilir diye bir kural mı var yani, mama yerken dokunulmasından hoşlanmıyor mesela. Sen de gelip elini atarsan karşı tepkisini de alırsın, bu kadar basit.
Hal böyle olunca uslu köpeğim tüm bunlar sonrasında insanlara karşı bir savunma mekanizması oluşturmaya başladı. Kendisini sevdirse bile rahatsız olduğu en küçük noktada ısırarak tepki göstermeye başladı. Tabi bunda daha çok küçük oluşunun ve eğitim meselelerinden çok da anlamıyor oluşunun da etkisi büyük ancak garip davranışlı insanlardan çok etkilendiğine eminim.
Hayvan falan sevmiyoruz biz, hepsi yalan. İşimiz gücümüz gösteriş olmuş!

Bu arada bücürükveben' in bu yazısı hep aklımda hep. Ne yapacağız şu insanları bilemiyorum... 👎

28 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat20- Hegemonya

Bu hafta söylemekten çok keyif aldığım bir kavramı paylaşmak istedim. Kendi içinde bir uyum barındırdığını düşündüğüm bu kavramı sesli ifade etmek bence çok eğlenceli, evet, hihi! 😃
Sosyolojik önem bakımından bu kavram, çoğu düşünürün ve doğal olarak çoğu araştırmanın da başlıca konusu haline gelmiştir. İçinde bulunduğu sınırlar dahilinde sanırım bu kavramı Marx ile paralel değerlendirmek daha doğru olacaktır. Gelelim ne ifade ettiği meselesine. Aslında çok düz bir ifadesi var; yönetici sınıfın kendi çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak ortaya koymasıdır. 'Aa, olur mu öyle şey, hem herkes buna razı mı bakalım?' Değil. Zaten meselenin bir ucu da rızanın ötelenmesine dayanıyor diyebilirim. 
Peki acaba ne olmuş da bu yönetici sınıf kendi çıkarlarını evrensel hale getirmek istemiş? Cevap da çok basit aslında; fikirler, duruşlar ya da düşünceler giderek evrensel bir boyut kazandığında, yönetici sınıfların mevcut hegemonyası da sınırlarını genişletecek ve haliyle bu hegemonya aracılığı ile de gelecek nesillerin çatışmasını canlı tutacak. Diğer bir deyişle bizim bu yönetici takımı -yani pis burjuvalar(!)- evrensellik adı altında her daim çıkar amacı içinde bulunacaklardır. Tabi bu noktada unutulmaması gereken şey, zaman ilerledikçe ve imkanlar arttıkça o çıkarların içeriğinin de genişleyeceği meselesidir. Yani 8. yönetici sınıfının, 2. yönetici sınıfına kıyasla çok daha imkanı bol çıkarları vardır, bunu ilerleyen teknolojik sistem gibi düşünebiliriz. Gelsin yenisi gitsin eskisi, ohh!
Fakat sırf çıkar sahibi diye bir yönetici sınıfı öyle hoop iktidar haline gelmez, gelemez. Aynı zamanda işte bu ilerleyen çıkar döngüsü yeteneğine de sahip olması gerekmektedir. O çıkarcıkların bir üst modelini sunabiliyor mu, efendime söyleyeyim bundan beş yıl sonra kendisini nerede görüyor falan gibi meseleler işte...
Bu düzen içerisinde aslında hemen hemen her adım net şekilde belirlenmiştir. Sınıflar arası, sınıflar içi ya da genel anlamdaki tüm mutlak maddi ilişkiler ve bu ilişkilerin barındırdığı fikirler hususunda katı çizgiler çizilmiştir. Hal böyle olunca açık, parlak ya da alternatif bir yol sunma fikirleri de doğrudan toprağın altında kalmış olur. Çünkü düzen bellidir arkadaş! 
Burjuvalar genel anlamda hegemonya aracı olarak devletten bağımsız, özel düzeyleri tercih etmektedir. En basit örneği toplum olsun. Belirlenen roller toplum içinde bir yerleşim alanı edinir ve bu toplumsal hegemonyanın artık ayrıcalığı vardır. Daha açık bir ifadeyle bahsi geçen toplumsal hegemonyanın amacı, mevcut kapitalist düzeni korumak ya da devam ettirmek adına zora başvurmak değildir. Herkes yerini bilsin, lütfen yani(!) O halde toplum içinde varoluşunu sergileyen bu hegemonyanın zamanla bir statü ya da üstünlük göstergesi haline geleceğini söylemem de yanlış olmayacaktır. Zaten aslında amaç bir anlamda bunu meşru kılıflara sokmak da olabilir. Ovv manipülasyon ha! 😎
Toplumsal bir hegemonya varsa bunun kültürel boyutundan da bahsedebiliriz. Ancak arada çok fark yoktur; kültürel hegemonyada ekstra olarak düşünme biçimleri dışlanır da dışlanır. Herhangi bir akıl yürütme faaliyetinde bulunmak ya da odak bir çözümleme sağlamak bu bağlamda pek de mümkün olmayacaktır. Bu nedenle Marksist yolda ilerleyen fikirler, hegemonyanın her alana nüfuz ettiğini varsayarak olabildiğince mücadele edilmesini savunmaktadırlar. İçinde bulunulan yanlış bilince ve bunu anlaşılır kılmak adına gerçekleştirilen her eleştiriye de önemle ihtiyaç duymaktadırlar.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Günlerdir yazısını yazmak için beklediğim filmi nihayet yorumlamayı başarmış bulunuyorum. İzleyeli epey oldu ama işte bir türlü fırsat bulup da yazısı gelemedi...
Film karşıma ilk çıktığında türünde komedi yazması beni bir süre düşündürmüştü aslında. Çok uzun zamandır komedi izlemediğimin de farkına varmış oldum. Fakat izledikten sonra komedisine aldanıp da vazgeçmediğim için kendi adıma sevindim, hihi!
Saygın Vatandaş, Nobel edebiyat ödülüne layık görülen başrolün yaptığı nitelikli konuşması ile merhaba diyor bizlere. Aslında daha ilk andan filme ısınacağımı anlamıştım, gerçi az- çok gidişatı tahmin etmiştim ama olsun, zaman boşa akmayacaktı sonuçta. İşin komedi kısmına gelirsek, evet mizah var. Ama öyle 'abartı' kokan cinsten değil, yerinde ve dozunda. Fakat bana göre dram tarafı biraz daha ağır basıyor doğrusu; bir yazarın doğduğu yer ile olan ilişkisi, yükselişi ve dibe batırılışı ikilemiyle...
Mekanlara önem veren filmler benim için ayrı bir konumda olmuştur hep. Çoğu kişinin sıkıcı, durgun, basit bulduğu o fotoğraf kareleri aslında iyi bakıldığında güzel bir görsel ziyafete davet çıkarabilir. Nitekim bu filmde de aradığım o yalın gezintiyi rahatlıkla bulabilmiş oldum. 
Filmin en beğendiğim yanı, bir yazarın üstten bakışının ya da kibrinin doğru bakımlardan değerlendirilmesi oldu. Genellikle şöhret egosuna sahip olan yazarın yeri geldiğinde kendisini 'normal' olabilmek adına zorladığı da yansıtılmış, Oscar Martinez' in oyunculuğu ve özellikle mimikleri tam yerindeydi. Kendi adıma yapacağım tek eleştiri ise filmin sonuna dair oldu. Aslında absürt bir son değildi bu fakat çok beklenilen bir bitiş oldu sanki, ya da daha doğrusu ben böylesi bir gidişata bir tık farklı bir nokta konulsun isterdim. 😊
Şöyle sakin, beyin yormayan ama boş vakit de harcatmayan ve hem de ödüllü bir film ile bu akşamı tamamlamak isterseniz, seve seve öneriyorum... 
Keyifli seyirler ✌

22 Ağustos 2017 Salı

Mim: İşte Bütün Mesele Bu

Yapmam diyenden korkacaksın arkadaş, der der ama öyle zamanlar olur ki kendisini içinde buluverir. Ben gibi... 👀
Mim olayından uzak olduğumu içinde bulunduğum ilk mimde dile getirmiştim. Evet çok eğlenceliydi ama ben yine de bu olaya bir tık mesafeli hissediyorum kendimi. Demişken hoop tazecik bir mimin içinde kendimi görüverdim. 😁 
Belki de blog dünyasındaki en genç isim olan ve azmini göz ardı edemeyeceğim Blue Things blogunun can vereni, pek sevgili Aysel' di mimleyen. Fakat mim de mim olmuş yahu, üzerine etraflıca düşünülmüş belli ki... Halen nasıl yapacağım konusunda bir fikrim olmasa da kendisine teşekkürlerimi ileterek başlıyorum. 😄 



*daha önce bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum 😄



  • Herkesle tanışmışlığı olan blogger?
Al işte ilk maddeden çöküş! Aynı cevaplar olmasın diyorum ama buna verebileceğim tek cevap, DeepTone. Kendisinin yardımseverliği, ele aldığı konuları, okudukları, dinledikleri ya da tavsiyeleri hakkında bilgi vermeme gerek yoktur değil mi?


  • Blog dünyasının üç kütüphanesi?
Ben her maddede böyle tökezleyecek miyim(!) Say say bitmez çünkü herkes okuyor, okuyor ve okuyor. Yine de üç isim vermeliyim.
Beyda' nın Kitaplığı ilk tercihim. Hem kitapları takip eden hem de okuduktan sonra yorumlarını bizden esirgemeyen bir isim. Okumak istediğim, bu da varmış dediğim çoğu kitabı kendisinin blogunda görmek keyif verici...
Kağıt Salıncak ciddi anlamda aklımın kaldığı kitapları okuyan bir isim. Bazen hemen okumak için içim nasıl gidiyor belli değil! 
Kitap Eylemi de takipte olmaktan memnuniyet duyduğum nefis bloglar arasında benim için. Bol bol kitap, daha ne olsun!


  • Blog dünyasının en tatlı anneleri?
Hepsi tatlı hepsi. 
ANNESİNİN PRENSESİ hem kıpır kıpır, bilinçli, eğlenceli hem de bir anne! Her yazısında samimiyetini en derinden hissediyorum ve bu enerji dolu karakterini seviyorum.
Eylül Annesi çok yakınlarda minik hanımefendinin doğum gününü kutlamıştı ve herşey pembeyken o şirinliğe içim gitmişti doğrusu.
Şapşik Anneden Notlar da bilinçli anneler yolunun yolcusu. Ve göz ardı edilmeyecek kadar süredir de blog aleminde. Samimi dili sayesinde çoğu yazısında tebessüm etmişimdir.


  • Sohbeti en tatlı üç blogger?
Ay herkesin sohbeti ballı kaymak vallahi! Bu nedenle bu maddede bir ayrım yapmak istemiyorum. Takip ettiğim her blog bir hayat, bir sohbet kaynağı benim için.


  • Her konudan yazan blogger?
Açıkçası ben her konudan yazılmasını seviyorum, yani böyle içten geldiği gibi olunca daha bir keyif veriyor bana. Buraya eklemek istediğim ilk isim sevgili Ece Abla. Tecrübeleri ve hayata bakış açısı dikkatle okunacak cinsten. Diğer bir isim MECZUP. Genç arkadaşımın hayatı sorgulayan yazılarının yanı sıra verdiği dizi- film tavsiyeleri de ön planda. Son olarak da Ivır Zıvır Enstitüsü benim gerçekten sıkı takibimde olan bir blog. Güzel konulara değindiği yazılarını ayrı bir keyifle okuyorum.


  • En bakımlı üç blogger?
Özel bir tercihim olmayacak çünkü benim için makyaj- bakım ya da kozmetik adına yazılar yazan her blogger bakımlı kategorisinde...


  • Önerilerine güvendiğim üç blogger?
Yahu bu sorular nasıl zor böyle! 😤 
- Tabiki ilk sırayı Öneri Makinesi alacaktı değil mi? Kendimi blog dünyasında onunla tanışmış biri olarak şanslı görüyorum açıkçası. Çok özgün, cool ve uyumlu bir tarza sahip ki en güzel yanı da bu...
- Sevgili Sibelynka olmadan bu maddenin bir anlamı olmazdı. Hem film hem kitap önerileri tam acil durumlarda yetişecek cinsten. Akıp gidiyor vallahi.
- Ve tabiki Blog Tecrübem de unutulmamalı. Blog dünyasına dair çoğu bilgiyi kendisinden edinebildiğim için teşekkürlerimi sunuyorum buradan.


  • Öykü dinlemeye, kahve içmeye giderim dediğim bloglar?
Bu liste sabaha kadar uzar çünkü ben sürekli birilerine gider dururum ki! Bu nedenle olabildiğince sınırlandırma yaparak, blog dünyasına adım attığım ilk zamanlarda desteklerini hissettiğim iki isme yer vermek istiyorum; Momentos ve Kafka' ya Mektuplar. Birisi kendime fazlasıyla benzettiğim bir isim, diğeri ise meslektaşım. Bu nedenle çaya, kahveye, öyküye ya da herhangi birşeye hiç düşünmeden giderim. 😊


  • Yeni olsa bile kolay alışılan, samimi olan üç blogger?
Hmm, bir düşünelim. Bu maddeyi biraz değişime uğratıyor ve benim için yeni olan ama samimi olanlar şeklinde değiştiriyorum. Bu defa da liste uzun olacak sanki. 😁
Riri' nin Rorosu' nu geç keşfettim diye nasıl üzülmüştüm zamanında. Ama iyiki de yolum düşmüş, içinden geldiği gibi aktardığı yazılarını, yorumlarını, değerlendirmelerini çok seviyorum.
Ezgi gerçekten blog dünyasında koşa koşa takip edilecekler listesinde. Hem becerikli hem donanımlı ve eminim oldukça güler yüzlü. Şuan aktif bir çekiliş halinde, eğer halen takipte değilseniz diyorum... 😉
Delinin Delisi Bir Deli ismini yazarken bile beni güldürebilmeyi başaran bir blog doğrusu. Challenge yazısı ben dahil olmak üzere çoğu kişiyi gaza getirmiştir diye düşünüyorum. Ha bir de ona 'Fri' diye hitap etmesi çok zevkli.
Huzur Heryerde benim için ayrı bir öneme sahip. Neden? Çünkü hayatımda ilk defa şans bana da göz kırpıverdi onun sayesinde. Duymayan kalmamıştır ama ben tekrar yazmak istiyorum; hediyeleşmeyi çok seviyor ve buna el emeklerini de dahil ediyor. Üstelik bu çekilişler hız kesmek bilmiyor!
Senden Benden Bizden ile ilk tanıştığım yazıda benliğimden birşeyler bulduğumu farketmiştim. Özellikle Osmanlıca serisi çok ilgimi çekiyor, harika bir fikir bence. Tabi samimi muhabbetini de es geçmemek gerek.


  • En doğal blogger?
Ayy bu ne güzel madde öyle. Aslında yazmak istediğim çok isim oldu ama ben bu koltuğu Arada Saçmalamak Lazım için bırakıyorum. Doğallığın, kahkahanın blogger şubesi olur kendileri! 😃


  • Anime delisi olan iki blogger?
Yine zorlandığım bir madde daha. Sanırım burada tercihimi Ziel Shindo yönünde kullanacağım. Çünkü bence kelimenin tam anlamıyla bir tutkun...


  • Kendine benzettiğin üç blogger?
Şaka maka son maddenin zorluğu vurucu olmuş. 😃 Her blogda, her yazıda ya da her hayatta kendimden bir kırıntı bulabiliyorum aslında. Yani 'işte bu da tam ben' dediğim spesifik bir blog yok. Çünkü bazen yeni tanıdığım bloglarda bile o hissi alabiliyorum... 

Okuyan herkes mimlenmiş sayılsın bu defa. Üzerine etraflıca düşünmek gerek ama bloglar arası etkileşim adına faydalı olacağını düşünüyorum. 😊

21 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat19- Etnisite

Çok ilginç bir şekilde bu kavram günlerdir aklımda. Mesela arkadaşımla sohbet ederken gülüyorum, sonra bir duraklama oluyor beynimdeki ses 'etnisitee' diyor. Trafikte kırmızılar yeşili göstermişken harekete geçeceğim anda bir boşluk oluyor ve beynimdeki ses 'etnisite dediiim' diyor. 😄 İşte böyle gariplikler...


Etnisite- etnik grup- etnik toplum ya da her ne şekilde adlandırmak isterseniz; en yalın haliyle toplum içinde kendilerini diğer yapılardan ayırt eden ya da başkaları tarafından ayırt edilen kişileri tanımlayan bir kavram. Genellikle bu bireyler arasında ortak özelliklerin bulunduğuna yönelik bir inanış vardır. Ya da belki de toplum öyle bir bakış açısı sergilediği için bu his uyanıyordur içlerinde. Fakat bu bireyler içinde bulundukları toplumdan sapmış, kopmuş ya da dışlanmış değillerdir. Aksine kendi toplumlarının kültürel özelliklerine göre davranmış ve buna paralel özgün bir karakter geliştirmişlerdir. 
Peki nasıl olmuş da bu kavram kendisini göstermiş? Bilinen ilk adımı ırk terimine karşı olarak atıldığı yönünde... Çünkü etnik grup içindeki bireyler klasik anlamda yalnızca ırk özelliklerine göre sınıflandırılmıyor olabilirler. Din, dil, meslek ya da herhangi bir unsur da burada etkili olabilir. Bu nedenle işin sınırlarını daraltmamakta fayda var. Bunun yanı sıra etnisite ya da etnik grup içindeki bireyleri toplumsal sınıflardan bir adım ayrı tutmak önemli; bu gruba dahil bir üye olmak, sınıf özelliklerinin yukarısında kalan bazı özelliklere sahip olmak demektir. Daha doğrusu bahsi geçen bu ortak özellikler, toplumun mevcut sosyo- ekonomik tabakalaşma düzeyi ile karşı karşıya gelmektedir.
Şöyle bir toparlayacak olursam işin özünde aslında bir homojenlik ve değişime açık olma durumunun olduğunu söyleyebilirim. Tabi zaman içinde gerçekleşen etkileşimler sayesinde bu bireylerin ya da grupların sayısında da artış görülmektedir. Yani 'aman buranın ağası biziz, biz ne dersek o olur' gibi bir yaklaşımdan oldukça uzak.
Son olarak kısaca etnik toplumsallaşma meselesine de değinerek kapanışı yapalım. Adı üzerinde etnik bir toplumsallaşma yaşıyorsanız, etnik bir kimlik üretim sürecine dahilsiniz demektir. Bu üretim sürecinde, bireyin temelde kim olduğu sorusuna cevap verilmektedir. Aynı zamanda mevcut gidişat dededen torununa, babadan evlatlarına olmak üzere aktarılır da aktarılır ki devamı sağlansın. Tabi bu süreç hop babadan evladına geçti laylaylom tadında değildir, aksine kimlik ve aidiyet gibi unsurları barındırdığı için ciddi bir siyasi toplumsallaşma olarak görülmektedir. Ha unutmadan, etnik toplumsallaşma da bünyesinde daha fazla kültürel öge barındırdığı için ırk toplumsallaşmasına göre ekstra etkili olmaktadır. 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

İki Lafın Beli

Hay aksi bu yazıya nasıl giriş yapmalı bilemedim. Kafamda kelimeler köşe kapmaca oynuyor ama sıraya dizilmeyi bir türlü beceremiyorlar.
Çok klişe bir şekilde 'memlekette onca dert var sen neyin peşindesin?' diye bakınıp dururken içimde mini isyan patlamalarının ses verdiğini farkettim geçenlerde. İnstagram 'story' sağolsun -ki buna story denilmezse bir havası kalmıyormuş(!)- tek derdimiz şu şehir bu şehir yazmak yerine 'bilmem ne province' yazmak oldu! Hayır n'oldu yani sadece şehir ismi yazmak yerine province yazınca, boyunuz mu uzadı be arkadaşım? Size sunulan her şeyin yönetimi altına nasıl da bu kadar hızlı ayak uyduruyorsunuz, vallahi pes!
'Amaan sen de abarttın şimdi, ben de yazıyorum ne olmuş' sesleri yükselebilir. Zaten yazılmasında bir sıkıntı yok sonuçta onu oraya yazalım diye koymuşlar değil mi. Fakat bir gün içinde üç şehir değiştirip de sırf province yazmadım diye en baştan paylaşım yapanını gördü bu gözler. Yazıktır...
Bazı şeyler çok iç acıtıyor doğrusu. Mesela sevip de kavuşama... yok yok bu değil. 😁 Hayat bunu dert edinecek kadar boş olmamalı bana göre. Mesela gençliğinin en güzel çağlarında ideallerinden sırf gelecek kaygısı güttüğü için vazgeçen ya da vazgeçmek zorunda kalan bilinçli gençlik gibi. Mesela beyninin ultra yaratıcı fonksiyonlarını kullanacak alanı bulamayan dinamik gençlik gibi. Mesela eğitimi yalnızca parasal pencereden değerlendiren politik gençlik gibi. 
İki gün önce bir haber okudum. Bu yıl üniversite yerleştirme oranlarında psikoloji, sosyoloji ve felsefenin dışlanmasından bahsediyordu. Günümüz ülkesinde hali hazırda bir gencin böyle bölümlerden mezun olması, ilerde parasal sıkıntılar çekeceğinin de habercisi diyordu üstelik! Bu ne yahu, nasıl bir habercilik anlayışıdır çözemedim gitti. Devamında da psikoloji, sosyoloji ya da felsefeden mezun olan birey kendini hemen psikolog, sosyolog ya da filozof oldum diye ortalara atmasın diyordu. Evet, burada haklı. Öyle diplomayı alınca hop diye sosyolog olunduğunu kim görmüş? Bu iş biraz tecrübeyle kabiliyetin harmanlanması bana göre...
Bir de şu mesele var; 'ya kız için sosyoloji tamam da erkek için bilemiyorum.' Niye kız için sosyoloji ya da psikoloji ya da felsefe tamam oluyor pardon? 'Sen zaten iki gün sonra evlenirsin amaan para derdin mi var senin, heheyy' demenin düz cümleye dökülmüş hali. Ah ah, şimdi bir sihirli balyozla o dar beyinleri parçalamak vardı.
İki lafın belini kıracağım, kırdırtmıyorlar. Olaya açıklama getireceğim, getirtmiyorlar. Heves edeceğim, ettirtmiyorlar. Sonra da 'vay efendim sen çok değiştin!' Değişmedim canım kendime geldim. En azından benim daha okuyacak kitaplarım, izleyecek filmlerim ya da düşünecek meselelerim var... 

17 Ağustos 2017 Perşembe

Yüz Yüze

Sonunda vakit bulabildim de günlerdir bekleyen bu yazımı yazmak için klavye başına geçebildim, pek mutluyum ah! 💃
Ben aslında oldukça şanssız bir insanımdır. Ama öyle genel anlamda şanssızlık değil bu. Hani kimisi vardır en uç noktalarda ya da en akla gelmedik yerlerde ne yapar eder işin içinden çıkar, sonra da olay unutulur gider böyle mis gibi. İşte o ben değilim, hem de hiç! Şanssızlık bende nefes almak gibi birşey...
Gel gelelim blog dünyasında ikamet etmeye başladıktan beri minik- naif çekilişler çok hoşuma gidiyordu. 'Ben kazanacağım, görürsünüz ni ha ha!' değildi de o aktifliğin içinde yer alabilmekti belki de hoşuma giden. Tabi şansımın gidişatını kabullendiğim için de gelen bir rahatlık... İki kişilik bir çekiliş yapılsa ben yine kaybeden taraf olurum, tecrübeyle sabit. 😁 Fakat sonra birşeyler oldu(!) ve pek sevgili Huzur Heryerde' nin düzenlediği bir çekilişte kendimi kazanan olarak buldum ve umuyorum şansımı da kırmış oldum. Kendisine tekrar teşekkürlerimi sunuyorum; hem düzenli olarak yaptığı çekilişlerle hareket kattığı için hem de kitabı ulaştırmadaki 'muazzam' hızı ve ilgisi için. Ve tabi güzel notum için de. ❤ Bu açılış faslını daha fazla uzatmadan kitaba geçsem iyi olacak...
Yaz mevsimi sağolsun beynimizden alevler çıkartmamızı sağladığı için kitap tercihlerimi genelde polisiye/aksiyon türünden yana kullanıyorum. Kim kimi öldürmüş, katil uşak mıymış, parmak izleri oraya nasıl gelmiş falan derken zaman da akıp gidiyor. Hatta -belki çok kalıplaşmış olacak ama- Agatha Christie dışına çıkmıyorum da denilebilir. İşte bu yüzden bu kitap imdadıma yetişti, ballı kaymak oluverdi resmen! Böylesi bir romanın göz ardı edilmeyecek kadar emekle hazırlanmış olması da içimi oldukça ısıttı. 
Aslında bu kitabı alanında başarılı yazarların kendi kahramanlarını uyarlamaları olarak nitelendirebilirim. Hatta her öykünün başında o öykünün hazırlanışına dair, yazarların kahramanları harmanlayışlarına dair geçirdikleri süreçler de okuyucuya sunulmuş. Bu fikri de sevdim.
Normalde polisiye romanları için en fazla üç gün ayırırım çünkü açıkçası ara vererek okuduğumda hikaye bende yarım kalmış hissi uyandırır. Bir de tek nefeste okuması daha bir zevkli oluyor yahu! Ancak kitap elime ulaştığından beri bazı mecburi yoğunluklardan dolayı bu süreç biraz daha uzamış oldu. Ama bana kalırsa bir gecede okunup bitirilebilecek bir kitap. 😉
Huzur Heryerde her pazartesi düzenli olarak çekiliş duyuruları yapıyor, hediyeleşmeyi çok seviyor. Böyle fırsatları değerlendirmekte fayda var... ✌ 

14 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat18- İtaat

Bir klasik olarak bu hafta yine 'şu muydu, bu muydu, ama bu da vardı yeaa!' tepkimelerini yaşadıktan sonra ciddi anlamda en yalın haliyle yazmaya karar verdim nihayet. Bakalım...

Gerek sosyolojik bakımdan gerek gündelik manada, bir toplum kendisini ortayakoyarken ve paralel şekilde toplumsallaşma sürecini gerçekleştirirken başlangıç noktasına itaati almaktadır. Toplum olgusunun, iktidar ilişkileri çerçevesinde şekillendiği düşünüldüğünde aslında birey ile toplum arasındaki mevcut itaat ilişkisinin, bir anlamda karşılıklı bir ihtiyaç ilişkisinden doğduğunu söyleyebilirim. Çünkü toplum 'biz' leri barındırdığı kadar 'öteki' ler için de bir yaşam alanıdır...
Her toplumun kendi bünyesinde barındırdığı bir itaat düzeni ve buna bağlı olarak da geliştirdiği beklentileri vardır. Ancak ortada itaatkar bir durumun olması demek, mutlaka itaatkar bir tavır sergilenmesi demek değildir. Burada önemli olan güç ilişkisi ekseninde gerçekleşen beklentilere sağlanacak uyumdur. Aynı zamanda bahsi geçen bu uyum, toplumsal normlara eşit mesafede kendisini gösterir. Tabi burada toplumsallaşma sürecinin önemini belirtmekte fayda var çünkü bireyin normları içselleştirmesi, olası bir toplumsallaşma ile mümkün olmaktadır. İşte uyum- sapma ikileminin çıkış noktası da burasıdır; sağlıklı bir içselleştirme yaşayanlar toplum tarafından kabul görürken, bu içselleştirmenin hakkını veremeyenler sapma yolunun yolcusudur.
Peki itaat denilen bu olgu nasıl anlam bulur? Tabi ki iktidar sahipleri ile. Eğer iktidar meşruiyetini toplumda bir bütün olarak sağlayamazsa bir anlamda itaatin mutlak işlevlerine de zarar vermiş olur. İşte o baskılar, dört bir yandan verilen sinyaller, her ortamda bulunma hevesi hep bundan...
Tüm bunlar bir yana, itaat aslında kendisine bakan gözlere her daim şöyle bir ikilik sunar; üstün olanın yukarıdan bakarak değerlendirmeler yaptığı bir süreç ve aşağıda kalanın kendi çıkarları dahilinde değerlendirdiği süreç. Yani der ki; 'lakabım itaat diye beni öyle mutlak kalıplara sığdırmayın. Hop diye heveslerinizin yansıması olmayın, şöyle bir bakın, inceleyin, efendime söyleyeyim işleri tek taraflı ele alıp da meşruiyet kılıfını geçirmeyin efendiler!' 

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Derindeki

Bazı şeyler nasiptir, kısmettir. Zamanı varsa mutlaka gelir.
Kimseye bel bağlamamak gerek ve hatta kimseyi de köle etmemek...
Biliyorum, bazı şeyler bazen tam da o anda olması gerekiyordu.
Bir bakış, bir gülüş yetiyordu belki de. Ama olmadı.
Zaten olmasın; olmaması gerekiyordu deyip geçebilmeyi öğretti.
Bazı sabahlar güneş ilk gülümsemesini attığında düşünüyorum,
Daralıyor, bunalıyor, gülüyor ve belki üzülüyor ama yine de düşünüyorum.
'Önemi yok boşver' diyorum bazen
Bazen de 'böyle şeyler içime dert oluyor, bile bile yapmaya devam ediyorum ah!' diyorum...
Diyorum da
Ben yine
Her sabah
Ya da her gece
Öyle uzun ve naif düşüncelere dalıyorum.
Çoğu zaman da en doğru ve en sağlamını umut ediyorum.
Güveniyorum; defalarca ezilsem de hem de!
Bekliyorum. Çünkü beklenir. Çünkü beklenmeli. Ve
Bekleniyorsa vardır bir hikmeti...
Darılanlar olmuş, kırılanlar...
Ve kırıldığımlar.
Öyle bir huzur içimdeki; benmişim meğer herkesteki.
Kar da yağsa olurdu düşünmem için
Ya da belki biraz yağmur. Gerçi fırtınaya bile razıyım bazen.
Sadece
Çok eminim ki
Hak eden yerini bulur...



8 Ağustos 2017 Salı

Aynada Kendini Görmelisin

Biraz garip olabilir ama bugün oturdum hayatıma kimler gelmiş, kimler gitmiş, kaç arkadaşım olmuş, nasıl tiplermiş diye şöyle etraflıca düşündüm. 😁 Sonra da kendimi düşündüm tabi; hangisiyim, aynı mıyım, aslında yok muyum(!) diye...




  • Dünya yansa 'ooh sıcağı da severim' diyenler
Var yahu, bu cümleyi kuran bir insan gerçekten de var! Hayatta hiç böyle olamadım, olmayı da pek istemedim sanırım. Bu tipteki bir bireyin sınırsız takmama potansiyeli vardır. 'Hallederiz', 'bırak kalsın', 'gençler takmayın yea' üçlemesinde belirlediği hayat çizgisinden tek bir adım bile şaşmaz. Mesela yetiştirmesi gereken ciddi bir makaleyi son güne mi bıraktı, amaan bıraksın, gider o gün olması gereken yerde olur ve o makaleyi oracıkta yazıverir. Hey gidi heyy!




  • 'Canım hiç öpmiim, egom var' diyenler
Ah ah size söylemek istediğim o kadar çok şey var ki! 😃 Bu tip bireyler muhtemel çevresinden, kız/ erkek arkadaşından, ailesinden ya da yoldan geçen herhangi birinden her daim mutlak bir bağlılık bekleyişi içindedirler. Oldu da bir hata yaptınız(!) ve bu beklentiyi reddettiniz. Seviyenin düşmesine hazır olun çünkü egonun özünü görmeye başlayacaksınız; ergen tripleri, manasız suçlamalar falan filan. Ay, yazarken bile içim şişti!




  • 'Ama ben öyle düşünmemiştim ki' diyen ponçik duygusallar
Zalimsin hayat, şu ponçikleri hiç düşünmeden oyununu oynayıp duruyorsun. Hem onlar zaten kötülük olsun diye dememişlerdi ki... Bu tipteki bir birey içindeki sosyalleşme arzusuna karşı koyamaz ve fakat bunun karşılığında yapacağı fedakarlıkların da(!) asla farkında olamaz. Genelde saf olarak nitelendirilir ancaaak bazısı tam bir sessiz fırtına, efendime söyleyeyim derindeki tehlikedir. Aman dikkat, her ağlayanı ponçik sanmayalım lütfen.



  • 'Ben sana mecburum bilemezsin...' diyen kabak tadındaki romantikler
Şuan çok net bir yargıda bulunuyor olabilirim ama bu tipteki bir bireyin evinde mutlaka bir defteri ve o defterin içinde de mutlaka yazdığı şiirler ya da sevdiği insana göndermek üzere sakladığı isimsiz mektupları vardır. Uzaklara dalar, iç çeker. Arkadaş ortamındaysa sessiz kalmayı tercih eder. Neden konuşmadığı sorulduğunda ise 'ben konuşmayı sevmem, konuşsam da az- öz konuşurum. Bazı şeyleri gözlerin anlatması lazım!' edebiyatı yapar. Sevdiği kıza/ erkeğe muhtemelen ulaşamayan bu birey, sevmekten ve ölesiye sevmekten(!) asla vazgeçmez ve hatta bununla da abartılı bir gurur(!) duyar. Ay yok, daha fazla devam edemiciim... 😄




  • Buluttan nem kapan alıngan atarlılar
Başlığı attım ama yazmak için epey düşündüm. Çünkü bana göre gerçekten oldukça garip bir tür bu. Tam bir sabır sınayıcı, tepki ölçücü... Saçına, kıyafetine, başkasının kıyafetine, konuşmalara, gülüşmelere olur olmadık yerde atarlanan ve muhtemelen şaka ile gerçek ayrımını yapamadığı için bunu kendine dert edinen bir tür. Eğer bir arkadaş grubunuz varsa ve bu grup böyle bir bireye sahipse, of of, sadece sabır diliyorum. Çünkü hayat onlarla gerçekten çok zor.



  • Potansiyelinin farkında olmayan özgüvensizler
Bingoo! İşte en sık karşılaştığım, en kızdığım ve aynı zamanda en anlam veremediğim tür. Yahu şöyle bıraksalar kendilerini. Rüzgarı hissetseler mesela. Şu takıntı silsilesinden bir geçseler ah! Hayat hem onlar hem de bizler için çok kolay olacak. 😊 Böylesi bir birey genellikle spesifik bir özelliğe sahiptir; güzeldir, yakışıklıdır, enstrüman çalar, taklit yeteneği vardır, sesi güzeldir ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir unsur. Buna rağmen girdiği ortamda diğer insanlara karşı kendisini hep bir tık geride tutma ihtiyacı hisseder. 'Ya evet gözlerim güzel ama işte...' Alın size kilit nokta: Ama işte. Nedir yahu bu amalar işteler? Evet egodan duvar örsün de demiyorum ama biraz cesaret biraz kendine güven tek istediğim, rica ediyorum. ✋

7 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat17- İdeal Tip

Hazır geçen hafta bürokrasiden bahsetmişken -ki kendisi burada- bu kavramı da elimden geldiğince ve yalın halde aradan çıkartmak istedim. 
İdeal tip nedir? Sarışın, renkli gözlü, uzun boylu, kıvırcık saçlı, dürüst, sakin... 😊 Bunların hepsi. Ama tabi gündelik hayatta. Peki sosyoloji dünyasında ideal tip neyi ifade ediyor, bir bakalım.
Genellikle M. Weber ile birliktelik sağlayan bu kavram sosyoloji için aslında bir araştırma yöntemidir. Yani aklımızda canlandırdığımız ve o her kalıba sığdırabildiğimiz bir oluşumdan ziyade bir kavramdır bu; ne ortalama bir tiptir, ne de gerçek dünyada sıklıkla rastlanan özelliklerin basitçe bir tarifidir. O halde buradaki ideallik meselesi bizim arzuladığımız bir nesneden oldukça uzakta kalacaktır.
İdeal tipi en sade haliyle bir fikirsel süreç olarak düşünebiliriz. Şöyle ki, bir sosyolog kendi zihin dünyasında gerçek dünyaya ilişkin bir canlandırma yapar ve fakat bunu akılcı/ mantıklı unsurlar etrafında şekillendirebilirse işte o zaman ideal tip kavramını elde etmiş olur. Burada önemli olan tutarlılıktır ya da belki bir anlamda objektiflik de denilebilir. Aynı zamanda bu tutarlılığın amaç ile araç arasındaki uyumu doğrudan sağlayacağını da eklemekte fayda var.
Weber bu kavramı oluştururken, gerçek dünya hakkında az da olsa birşeyler öğrenebilmeyi hedeflemiştir. Her bireyin akılcı yaklaşım yeteneği olduğu düşünüldüğünde ve bu sayede dünyaya bir düzen sağlanacağı fikri oluşturulduğunda Weber' i daha net anlayabiliriz belki de. Bunun yanı sıra ideal tipin gerçeklikle harmanlanması sayesinde, bürokrasi ile nasıl ya da neden ayrıştığı gibi sorulara da cevap bulunabilmektedir. Burada amaç aslında bürokrasinin özünü ortaya koymak değil, akılcı bir yol çizildiğinde mevcut bürokrasinin nasıl işleyeceğine dair fikir edinmektir. 
Tabi ki sosyoloji dünyasında her zaman olduğu üzere tüm düşünürler Weber ile aynı yolda ilerlemiyordu. Bazı sosyologlar ideal tip kavramını genellikle gerçekliğin tam karşısında duran bir unsur olarak nitelendirmişler ve haliyle Weber' in yaklaşımına farklı boyutlar eklemişlerdir...