4 Nisan 2018 Çarşamba

Zamanı Bekleyenler

Bu aralar insanoğlunun sırf 'hareket ettiği için' bir eylem halinde olması fikri aklımı kurcalıyor. Hani şu güzel günler sana gelmez, sen onlara gideceksin klişesi vardır ya hep, sanki birşeylere ulaşmak adına ivmeyi asla düşürmeyecekmişiz gibi hissettiren... İşte ben ona biraz takıldım sanırım bu günlerde.
Çoğu insan -kendi çevrem de dahil olmak üzere- alışılagelmiş bazı durumlarda hayatın boşa aktığını savunuyor. Örneğin genç nüfus ve hali hazırda evlilik çağına gelmiş nüfus, evlilik ile birlikte aslında mevcut kıpır kıpır hayatının keskin bir çizgi ile durulacağını düşünüyor. 'Dört duvar arasında hergün aynı şeyleri yapmak mı, yoo olamaaz!' diyor mesela. 
Bu düşünceye zaman zaman ben de katılabilirim fakat bana göre hayatın içinde yer edinmek demek yalnızca hareket ediyor olmakla eş değer değil, zira olmamalı da. Hayat zaten ne uzayan ne de kısalan bir koşturma fakat bekliyorum diye de bu oyunun dışında kalmamalıyım bence...
Gelelim şu beklemek meselesine. Kim ne derse desin bana göre beklemek bu gezegendeki hem en zor hem de en basit eylem. Aynı zamanda bir o kadar göreceli... Her ne kadar beklemek durgunlukla bağdaştırılıyor olsa da işin özünde bence bir canlılık var. Bir zihinsel süreç ya da belki bir bulanıklık. Çünkü aslında onca koşturmaca arasında problemlerini bekleyerek ve bu bekleme eylemini de zihinsel platforma dökerek yapan bir insan var orada. Kelimelerin bir nebze karışık olduğunun farkındayım. Aslında bunu yazarak ifade etmek de biraz zorladı. 😉 
Bir süre önce bir arkadaşımla muhabbet ederken ucundan kıyısından üretim meselesine geldi konu. Arkadaşım içinde bulunduğu iş ortamının yoğunluğundan, sürekli birşeyleri yetiştirebilme kaygısından ya da sorumluluk alma güdüsünden bahsederken herşeye rağmen boş kaldığı zamanlarda ya da hareket etmediği zamanlarda kendisini işe yaramaz hissettiğini ekledi. Daha açık bir ifadeyle 'beklediğim zamanlarda ben bir hiçim' demek istedi. Oysaki bana göre durum çok farklı. Beklemek bence en az diğer insanlar kadar üretime katkıda bulunmaktır. Kaldı ki bazı hareketliliklerin sadece ve sadece fiziksel olmasına da gerek yok. İşin büyüğü zihinde gerçekleşiyordur belki de...
Tabi öyle zamanı savurmak adına bekleyen kesimi tüm bu bahsettiklerimin en dışında tutuyorum. Biraz iddialı olabilir fakat bana göre öylesine bekleyenler ile ilerisini göremeden koşturanlar arasında çok da fark yok. Amaç zamanın o kalabalık ve durmadan akan treninde bir köşeye ilişmekse, zaten çoktan sıradanlaşmışız demektir. Gel gelelim sırf bu sebepten dolayı da bekleyerek öğrenen, üreten, zihin gezgini haline gelen bireylerin hakkını geri plana itemeyiz bence. 
Çoğu zaman çoğu şeyi/ kişiyi/ olayı beklerim ve çoğu zaman kendimi o beklediğim süreç içinde özgür hissederim. Zihnimin sınırsız yollarında koşmak ya da fikirlerimin duvarlarını farklı renklere boyamak için acele etmem gereken bir tren olmaz mesela. Yani kısacası beklediğim için gezegendeki varlığım hiçliğe yol almaktan ziyade yerini sağlamlaştırmaya özen gösterir. Ve bence beklemeyi içselleştirebildiğim zaman gerçek anlamda bir öğrenme de sergilemiş olurum... 😏



👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

31 Mart 2018 Cumartesi

Kendime Not

Gidişiyle üzüldüğüm, geri dönüşünü umutla beklediğim canım mart ayını da uğurlarken zamanın nasıl da akıp gittiğini düşündüm yine. Son zamanlarda şehrimde hava oldukça değişkendi; bir sabah tüm haşmetiyle bizi karşılayan fırtına ertesi sabah yerini güneşin sıcağına bırakıyordu. Ben de şehrim gibiyim sanırım son zamanlarda. Bazen derinlerimde fırtınalar kopuyor, bazen ılık bir esinti geziniyor, bazen de güneş gibi parlıyorum. Ben de herkes gibi -ya da belki de hiç kimse gibi- tahammülsüzleşiyorum artık...
Zaman ile zaman arasında ne kadar da büyük farklar var değil mi? Hayat insanın bazı planlar yapmasını hep engelliyor gibi geliyor bana. Bazı planların da yolunu açıyor tabi, biz göremiyor olsak da... Yine de düşündüm de bu devasa farklar olmasa, yani klasik anlamda düz bir çizgiden ibaret olsak, içimizdeki yaşama arzusu yeniden alevlenir miydi acaba?..

Kıvrımlı, engebeli ve bazen kapalı olan bu uzun hayat maratonunda kendime not;

- içinden nasıl geliyorsa öyle yaşa. Yaşa fakat lütfen bencil olma... 🙏




👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Çok uzun zaman sonra nihayet içime sinen, gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir film ile bu seriye devam edebildiğim için çok mutluyum. Yazmak için vakit kaybetmek istemedim açıkçası...
Secret Superstar, vizyondayken izleme fırsatı bulamadığım ve bu nedenle çok da üzüldüğüm bir film olmuştu. Aamir Khan filmlerini ayrı seviyorum doğrusu. Bence süresinin uzunluğuna aldırmadan tam anlamıyla kapılıp gidilecek ve bir o kadar da etkileyecek filmlere imzasını atıyor. İşte Secret Superstar tam da böyle bir film! 
2017 yapımı bu film Aamir Khan fikir önderliğinde ilerlemiş olsa da gerek kurgu, gerek oyunculuk ve aynı zamanda izleyiciye vermek istediği mesajlarla kendisini çok daha net ortaya koyabilmiş. Ben Zaira Wasim' e; mimiklerine, tutarlı oyunculuğuna ekstra bir parantez açmak istiyorum. Kesinlikle fazlasıyla etkileyiciydi... Ayrıca Khan- Wasim ikilisini Dangal' dan sonra yeniden bir arada görmek de izleyici adına sevindiriciydi.

Her ne kadar Aamir Khan filmlerinin yeri bende ayrı olsa da mevcut sürenin bir tık uzunluğu düşündürmüyor değil. Bu filme başlarken de aynı duygular içindeydim. Hatta filmin başlarındaki o düşük hız hafif bir tereddüt oluşturmadı değil. Fakat tabi ki sonrasında içine alan filme kendimi bıraktım ve nasıl bittiğini anlamadım. 😉
Teorik açıdan çok fazla konusuna değinmek istemiyorum. Zira beklediğimden bir nebze daha farklı bir konu akışı ile karşılaştım diyebilirim. Bu da sanırım filmin en beğendiğim yönü oldu. Bir de Aamir Khan' ın o komik halleri... 😋
İnanç, tutku, mücadele ve sabır duygularını sonuna kadar hissedebildiğim bu naif filmi herkese tavsiye ediyorum. Bence çoğu birey için parlayan bir ışık niteliğinde... Umarım izleyen herkes en az benim kadar güzel vakit geçirebilir.

Keyifli seyirler... ✌



👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

27 Mart 2018 Salı

Aynada Kendini Görmelisin #3

Yazmaktan en keyif aldığıma yazacak 'tipler' sıraya girmişse, eh, haydi bakalım!.. 💃



  • 'Ya ben sadece gıcıklık olsun diye şeetmiştim(!)' diyen ufku buğulular
Daha az önce fırından çıktılar. Ben de dumanı kaybolmadan satırlara dökmek istedim doğrusu. Her ortamın, her grubun, her ortak paylaşım alanının ileriyi pek de göremeyen bu tipleri bazı zamanlarda ciddi anlamda sinir bozucu olabiliyor, kesin bilgi. Tamam hayat geçici bir rüya, sihirler tozlar, efendime söyleyeyim pırıltılı kıpırtılar falan ama. E yani arkadaşım, her durumun da bir sınırı var. Sen önce kendinle çelişmeyeceksin yahu!



  • 'Yapma, alma, gitme, bakma, ayy, eyvahh, ühühü' naraları atan panikten de panik ataklar
Başlığını atarken bile bir köşede bayılmak istediğim böylesi bireyler ile aynı oksijeni soluyorsanız, yani bilemedim ama, imkan olsa nefesinizi tutun derdim(!) Hem emir kipi, hem ortalığı birbirine karıştırma, hem karamsarlık, hem de gün sonunda kıllarına bile zarar gelmemesi... Bize de yazık yahu.



  • 'Sen de iyi ki varsın birtanem benim, kuzum, pompiriğim' diyen yakın görünümlü uzak sevgi pıtırcıkları
Aramaz, sormaz. Sosyal medyadan ölümüne takip eder. Nefes alsan 'like' butonu ile bütünleşir. Sürekli bir koşturma halindedir fakat ah bir buluşma, bir organizasyon olsa da kendisini oraya atıverse! İnanmayın efendim inanmayın, kırmızı kar da yağsa o buluşmalarda bu bireyler asla bulunmayacak. Fakat bir bakmışsınız sosyal medyadan bir mesaj; 'ah benim dünya güzelim, nasıl özledim yaa görüşelim fıstığııııım'. Ayy, kaç kaç!


  • 'Ya uf şu kelimenin karşılığı neydi ya, hmm puff' diyen özgün görünümlü komik vakalar
Size diyecek birşey bulamıyorum. Neden? Çünkü bu iş ciddi anlamda kabak tadı vermeye başladı. Yahu bir insan normal seyreden bir muhabbet esnasında neden pat diye alakasız kelimelerin farklı versiyonlarını kullanmak ister ki? 

- Ee, sen neler yapıyorsun nasılsın?
-İyiyim ya bugün biraz geç uyandım da yani nasıl anlatsam, hımm, güne dair taymingimi ayarlayamıyorum. Anlıyosun di mi? 

Hı hı, anlıyorum canım evet!



  • Dur şu videoyu şurada paylaşayım da arabayı kullandığım belli olsuncular
Vallahi benim sözüm meclisten dışarı. Alınmaca, gücenmece yok. Çevremde böylesi bireylerden milyonlarca var ve -itiraf etmeliyim- ben günlerce direksiyon ile yolun tam ortasına sabitlenmiş açıyla çekilen o videoların amacını düşündüm. Hem de gündüz- gece! Yahu arkadaşım, senin araba kullandığını görünce 'ohh iyi bari arabayı o kullanıyormuş' mu diyeceğiz biz? Bizi ne ilgilendirir, nasıl istiyorsan öyle kullan yani. Vallahi birileri şu işe el atsın yoksa bilemiyorum ne olacak...





👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

24 Mart 2018 Cumartesi

#belgeselizliyorum- 3

Yaklaşık bir hafta kadar önce yakın arkadaşım 'şeker ile ilgili bir belgesel varmış ve izleyen çoğu insan şekere veda ediyormuş.' gibi bana göre oldukça iddialı bir cümle kurdu. Ben de çikolatayı nasıl severim belli değil(!) 'Ay, ben çikolatayla vedalaşamam ki!' oldu ilk tepkim. Hihihi 😃 
O hafta çok merak etmeme rağmen belgeseli izlemedim. Açıkçası zihnimde bu vedanın olumsuz şekilde gerçekleşeceğine dair bir izlenim oluşturmuştum. Yani o belgesel benim için karamsar sonuçlanacaktı nedense. Aynı konu dün yeniden açılınca daha fazla merakımı bastıramayacağımı anladım ve nihayet belgeseli izlemiş bulundum. Ah şu ön yargılar, engel olamıyoruz değil mi?
That Sugar Film, hayatımıza 2014 yılında girmiş kısa film/ belgesel. Damon Gameau hem yönetmen hem de başrol koltuğunda. Belgeselin beni en çok içine alan kısmı şüphesiz akıcı anlatımı ve onu besleyen ufak mizah kırıntıları. İzlerken biraz sıkılacağımı düşünen ben, nasıl bittiğini bile anlamadım doğrusu.
Mesele şeker olunca insan haliyle kendisine dair sorgulamalar silsilesi arasında kalıyor. Çünkü şeker hayatımızın hatırı sayılır bir parçası ve belgeselin de esas derdi tıpkı sigara/ alkol/ uyuşturucu gibi şekerin de bir bağımlılık olması. Gameau bu durumu temiz bir dil ile ve cesaret edilmesi gereken bir deney ile açıklıyor. Tüm bir belgesel boyunca kendimi onun yerine koydum ve izini sürdüğü meseleye duyduğu ciddiyetinden ötürü takdir ettim. Şunun şurasında söz konusu olan bir insan hayatı ve bazen bazı durumlar geri dönüşü olmayan sonuçları da doğurabilir. Fakat bunun yanı sıra hayat da tecrübelerle sabittir. Bana göre belgeselin ana teması bu fikir üzerine inşa edilmişti.
'Aman bir belgesel izledim hayatım değişti. Bir daha asla şeker tüketmeyeceğim' gibi bir modda olmadığımı belirtmemde fayda var. Yani bu öyle büyülü bir belgesel ya da anlık bir sihir değil. İnsanı mutlak gerçeğe yöneltiyor ve bunu yaparken de somut deliller sunuyor. Uzun lafın kısası 'vaaov' dan ziyade, 'aa gerçekten de düşününce akla yatkın geliyor' kafasında oluyorsunuz.
1 saat 42 dakika gibi çok da abartı olmayan bu zaman dilimi benim için yeterince nitelikliydi. Bu nedenle gönül rahatlığı ile izlemek isteyen herkese tavsiye ediyorum. 
Keyifli seyirler! ✌

Ha, unutmadan aklımda kalan şu iki cümleciği de bırakmak isterim;


  • Şimdi birçok insan "ben hep şekerli yerim ve çok iyi durumdayım." diyecek. Onlar şunu anlamıyor; hep şekerli yiyorlar ve her zaman dengesizler, mantıkları gölgelenmiş.

  • Anlık haz devrinde yaşıyoruz. Kimse hiçbir şey için beklemek istemiyor. Şeker nedir? Çabuk enerji. Direkt beyne gider.



👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

23 Mart 2018 Cuma

İçim, Dışım, Kelimelerim

Hayat her duruma rağmen o kadar güzel ki! 😉
Bir insan tanıyorsun mesela, uzun ve güneşli günler sunuyor sana hayat. Yeri geliyor konuşmadan anlaşmayı, mesafelere aldırmadan samimiyeti öğreniyorsun. 
Sonra bir gün, sebep her ne ise, tanıdığım sandıkların tanınmamışlar listesine geçiş yapıyor. Belki çok yıpranıyorsun fakat sakin kafayla kalınca aslında güneşli günlerin halen devam ettiğini anlıyorsun.
Bence hayattaki en muazzam şey, paylaşım sağladığın bir insandan öğrenebileceğin kırıntıların olması. Güzel duygular, minik bilgiler ya da saf hisler gibi. İnsana insan olduğunu hissettiren cinsinden...
Kader anlayışı her birey için aynı boyutta mıdır bilemem ama hayatta bazı şeylerin mutlak anlamda kendi yolunu el yordamıyla bulması gibi bir gerçek var. Sanırım insan gezegende attığı adımların sayısını çoğalttıkça çok daha net idrak ediyor bu durumu. Ağlasan da, çırpınsan da, zorlansan da o şey sonunda kendi bildiğini okumuş oluyor. 
Haliyle ben de artık 'canlı' yı o anda ve orada, olduğu gibi kabullenmeye çaba harcıyorum. Belki doğru, belki de fazlasıyla olumsuz. Fakat beni en az yıpratan yöntem olacağı da bir gerçek.
Neyse, laf lafı açıyor da yine insanlığın varoluşsal problemlerinin girdabında dönüp duruyor. Aynı kelimelerden ben de çok sıkıldım aslında evet, bir çıkış yolu ne yazık ki yok.

Bugün şehrimde tam bir bahar havası vardı. Olması gerekenden çok daha sıcak bir hava. Fakat bir o kadar da kuvvetli bir rüzgar hakimdi, adımları sekteye uğratan... İçimiz ile dışımız gibiydi kısacası. Dışımız mis, dışımız parıltılı da ah o içimiz; esiyor, gürlüyor ve fakat bir türlü yağamıyor. Ne zor...





👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

22 Mart 2018 Perşembe

Mim: Blog Yazarlarını Tanıma

Yine yeniden, uzayıp giden keyifli bir mim yolculuğuna ben de dahil oldum. Canım Momentos' a nazik daveti için bol teşekkürlerimi iletiyorum. ❤ Başlayalım...


  • Nerelisin? Kayseri. Şehrime özden gelen bir aidiyet duygum var. Yeni yerler keşfetmek çok güzel fakat sonunda yuvama dönmeliyim sanırım. 😁

  • Burcun nedir? Tam bir koç. 🙈

  • Bloglarda en çok ilgini çeken nedir? İlk bakış herkes gibi benim için de önemli. Tıpkı ilk yazı gibi.. Şöyle yumuşak düşlere kapı açan, kuvvetli ve aynı zamanda hissedebileceğim betimlemeler pek keyiflendirir beni. Hele bir de gözler kapalı dinleyebileceğim bir şarkıyla tamamlanmışsa... Ooh, mis mis! 💃

  • En sevdiğin mevsim? Biraz komik olacak fakat sanırım benim duymaktan en çok hoşlandığım soru bu. Her defasında aynı heyecanla ve bıkmadan 'kış be, tabiki kış, her daim kışş!' naraları atmak bana iyi geliyor. Hihihi! 😎

  • Yabancı dil biliyor musun? İngilizce ile aram iyi, sağ olsun hep vefalıydı. Çok eskilerden kalan Almanca epey tozlanınca yerini Fransızca ile doldurmak isterim açıkçası.. 😊

  • Boş zamanlarını nasıl değerlendiriyorsun? Aslında bu biraz ruh halimle paralel bir durum. Yeri geliyor kitap/ film ikilisi zamanı uğurluyor, yeri geliyor şöyle mis kokulu, emeğimi kattığım kekler/ kurabiyeler. Bazen de penceremi aralayıp müziğin sesini yükseltiyor ve boyama yapıyorum. Evet, evet şu yetişkinler için olanından. 😄

  • En son hangi kitabı okudun? Uzun bir süredir Agatha' cığıma istemeyerek de olsa mola vermiştim. Gönlünü aldım. 😉

  • Hayatında pişman olduğun birşeyi anlatır mısın? Bence her ne kadar 'keşke yapmasaydım' ile süslediğimiz anılarımız olsa da o dönemin şartlarına göre düşünmeye çalışmak bizim için daha olumlu. Özellikle son dönemlerde çoğu birey için pişmanlık olarak nitelendirilecek bazı şeyler yaşadım evet. Fakat benim için pişmanlık değiller, yaşandı ve bitti.  

  • Tuttuğun takım var mı? Fenerbahçe diyerek sessizce uzaklaşıyorum. 🙋

  • Çantandan eksik etmediğin şeylerden bazılarını yazar mısın? El kremi, şarj aleti, telefon lensleri ve kağıt mendil gibi değişik bir kombin durumu var sanırım. 😋

  • En sevdiğin içecek? Kahve ilk sırayı alıyor. Fakat havaların güzelleşmesiyle birlikte sanırım tek favorim ev yapımı limonata olur. Ferah ferah.. 😏

  • Ve son olarak bloğundan hiç para kazandın mı? Kazanmadım ve böyle de devam etmesini tercih ediyorum. 👍


Bana göre oldukça pratik olan bu mimi keyifle cevapladım. Ben de yapmak isteyen herkesi davet ediyorum bu güzel mime.. 




👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

20 Mart 2018 Salı

Hayatlar, Hayatımız

Hayatta bazı şeyler gerçekten çok zor. Örneğin yaşam sürecinin belirli bir seviyesine gelindiğinde her insanın bir seçim yapmak zorunda kalması gibi. Yani ya varsın, ya da yoksun. Oyunu ya kuralına göre oynayacaksın ya da alıp ceketini ardına bile bakmayacaksın. Modern zamanların sana sunduğu 'değerler' uğruna sürekli bir koşturma yaşarken çoğu mutlu an da buhar olup uçacak. 
Biliyorum yeterince klişe fakat hayatın halen bir köşede, emeğinin gücüyle ter döken ve karşılığını alamayan onca insanı normalleştirmesi beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Bir bakıyorsun ayaklar baş olmuş; karakterler zayıflamış, duygular körelmiş. İnsan hayatı denilen olgu en diplere itilivermiş. Ego savaşlarının o bitmek bilmeyen hızına belki de zaman bile yetişememiş.
Sonra yeniden bakıyorsun işler aslında hiç de yansıtıldığı gibi değil; herşey olması gerektiği gibi, disiplin, saygı ve hayata dair tüm gerçekler orada ve o anda bütünlüğünü bozmadan duruyor. Zaman, egolardan ziyade planlılığı esas almış.
Gel gelelim insanoğlu birgün mutlaka bu duyguları deneyimlemek adına geliyor dünyaya. Yani nefes alıyorsan ve gezegende adımlarını serbest atabiliyorsan sen de bu yolun yolcususun demektir. Atlaman gereken seviyeler, görmen gereken ortamlar ya da yaşaman gereken olayların baş kahramanısın. 
Bir de bitip tükenmeyen bencillik silsilesi var. Evet zamanın elinden sen de tutup sürüklenmeye razı olmuşsun ama yolun hep inişli çıkışlı, hep bir çakıl. Azmedip kayaları kaldırmışsın belki yolundan ama el oyalayanlara kalmamış mecalin. Eh, ne yapacaksın ki? Ya sev ya da terk et misali...
Tüm bunlar bir kenarda duruversin ama o işler hiç öyle 'aman kendi yağımda kavrulayım' tadında ilerlemiyor. İnsanlar kötü yahu! Sahi son zamanlarda ben de ciddi anlamda kötülüğün insanın içinde mutlak olduğuna inanan tayfaya dahil oldum sanırım. Tabi ki genelleme yapmadan...
Neyse, şöyleydi böyleydi derken tabi kafalar oluyor karmakarışık, gözler boş bakıyor, tebessümler sahte. Tek bir günde tabiri caizse dört mevsimi birden yaşıyor insanoğlu, yaşamak zorunda kalıyor. Bence sırf bu sebep bile temel anlamıyla normal insan kalmadığının bir göstergesi. Zira gerçekten de yok; normali de, doğrusu da, uygunu da.
Eh, baktın elde var sıfır, bir ağaç altına oturup rüzgarı ellerinde hissederken en azından sağlıklı olduğuna ve halen nefes alabildiğine şükrediyorsun. Bir de tabi nefes aldığın müddetçe içine yayılan o ümit kırıntılarına... ✌



👉 Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Mart 2018 Çarşamba

Adsız

Bana kalırsa biz insanlar eleştirmeyi kesinlikle bilmiyoruz.

Blog dünyasının bazı 'gizli kişilikleri' var, biliyorsunuz değil mi? Hani şu ismi- cismi olmayan fakat her yazı altında paragraf paragraf yorumu bulunan cinsinden... Rastlıyordum falan ama açıkçası karşılıklı diyalog halinde hiç olmamıştım.
Bir mail gelmiş; adsız. Ben adsız mailleri ekstra merakla okurum. Çünkü bir insanın düşüncelerini ifade ederken perdenin ardına saklanması bana biraz mantıksız gelir. Nitekim yine aynısı oldu. Karşı taraf -ne yazık ki- ismini vermekte yazdığı cümleler kadar yürekli olamamış. Eh, peki o da kabulümüz nasılsa.
Arkadaş, eleştirilmeyi anlarım. Olumsuz yönlerin tarif edilmesini anlarım. Öneri vermeyi anlarım da mutlak bir kin hissi verecek kadar ne yapmış olabilirim, anlayamadım gitti. Aslında diğer yandan iyi de oldu. Hatta gariptir ama bu mail hoşuma bile gitmiş olabilir. Kendimi bir de bu şekilde görmüş oldum en azından. 😉
Yanlış anlaşılmak istemem; eleştirilmeye asla karşı değilim. Gücenmek ya da mod düşürmek zaten saçma gelir bana. Haliyle bu yazıyı sırf olumsuz içerikli bir mail aldım niyetine yazmıyorum ki bu da olumsuz adı altında aldığım ilk mail değil. Fakat başkalarının düşünce yapılarına müdahale edecek bir hamle varsa karşımda, bir durmak lazım hani.
Mail sahibi arkadaş -beni benden iyi tanıyor olacak ki(!)- blog dünyasında sergilediğim duruş ile gündelik hayattaki duruşumun oldukça farklı noktalarda bulunduğunu ve sırf birşeylere tutunabilmek adına bu blogda hayat bulduğumu iddia etmiş. Üzerine eklemiş; aslında ben hayatın hiçbir noktasında böylesine yorumlar alamaz ve bunca kelimeyi de öyle kolay kolay bir araya getiremezmişim. Vuhhuu! 😁 
Keskin iddialı kişiliklerden hayatım boyunca uzak durmaya çalışırım. Fakat bence yaşam bulmanın püf noktası 'sen yapamazsıncılardan' koşar adım uzaklaşmakta yatıyor. Hayatta herşey insanlar için evet, gel gelelim bu büyülü dünya kimselere de kalmayacak. O halde bana göre insanlığa düşen mutlak amaç varoluşunu kendi yordamıyla sergilemek. Ben bunu her sabah uyanıp koşu yaparak gerçekleştiririm, bir başkası nitelikli şarkılar dinleyerek, bir diğeri ise kötülük yaparak. Yani işin nasılı tamamen bireyin kendisine kalmış durumda. İşte bu nedenle aslında bir diğerinin yaşayış biçimine karışmıyoruz, çünkü bizler hiçbir zaman bir diğeri gibi olmuyoruz. Hiç öyle senin özgürlüğün başkasının özgürlüğü başladığı an biter gibi klişelere girmeyeceğim. Özgürlük dediğimiz mesele öyle her daim somut kalıplara girmez bence. 
Mail sahibi arkadaş uzun uzun kendi duvarlarım arasında yaşadığımı iddia etmiş. Ben aslında bunu açıklamanın bile çok saçma olduğuna inanıyorum fakat bana göre ruhuma/ bedenime ait her duygu değişimini buraya yansıtmak beni gerçeklikten kopuş hissine sürüklüyor. Benim de acılarım, sevinçlerim var. Ben de bu toprakların sınırı içerisindeyim. Ve tabi ki ben de herkes kadar, belki de çoğunluktan bir tık fazla takip ediyorum gündemi. Yani güzel arkadaşım senin anlayacağın, kendi blog dünyamda oluşturduğum efendilik adına şu satırların başına geçip de sömürülere kucak açacak bir tarzım yok. ✌
Bir insan için en büyük handikap kusurlarını kapatmak adına kusur aramaktır. Bir insanın en büyük çıkmazı içinde bulunduğu kıskançlık ateşini söndürememektir bence. Fakat bu hayatın bir de diğer yüzü var. Keşfedilmemiş, tozlanmaya yüz tutmuş onlarca duygu var ara sokaklarda. Hafızalarda ısrarla geri plana itilmiş değerler var mesela, tebessüm var, sakinlik var. 
Ha, diyelim ki ben bir rüyadayım ve bunların hiçbiri aslında yok. Sonuç yine de değişmez; bireyin öz kontrolü bireyde olduğu müddetçe kimse doğrudan müdahale edemez. 
Neyse, sanırım biraz fazla kelime harcadım. Dışarıda mis gibi yağmur kokusu var. Pencerem de hafif aralık hani. Hazır esintiyi yüzümde hissetmişken bir kahve yapayım da sevdiğim şarkılarla kendi blog dünyamın çiçekli tarlalarında koşturayım değil mi ama! 😎

10 Mart 2018 Cumartesi

Aman Bize Nasip Olur İnşallah

*yaşanmışlığı hakkında şüphe duyulmayan şeyler

Biz üç arkadaşız. Ayten, Mualla ve ben. Ayten pek sıska, küçükken ne et yermiş ne de süt içermiş. Marifet gibi sütleri saksıların dibine dökermiş. 'Şimdiki aklım olsa etimi sütümü hiç aksatır mıydım ayol' der hep. Şans bu ya, on sekizine basmadan talipleri kapıya dizildi. Bizim kız öyle alımlı da değil hani, kısmeti gelmiş, gülü erken açmış anacım!
Mualla. Dillere destan esmer güzeli. Boyu boy, huyu huy. Sırma saçlı, kalem kaşlı. Bizim sokakta bir yürüdü mü tüm yağız oğlanlar pencereden taa bellerine kadar sarkardı da bir gıdım utanmazdı bizimki. İnadına kahkahayı basar, o saçları da bir güzel savururdu yürürken. Cilvesi cilveydi ya, hayat işte, bağrında yanıp tutuşan bir okuma hevesi vardı. Babası komutandı bizimkinin. Eski dönem beyefendilerinden, şöyle hatırı sayılır çevresi de olunca Mualla' ya okul baskısını eksik etmemiş. Ondandır Mualla' nın öyle umarsız oluşu. Eh, başında bir ana da olmayınca ne yapsın garibim, hayata tutunmaya çalışırdı.
Ayten' in kahvesi içilme zamanı Mualla bir arsızlık etti. Oğlan tarafına olmadık naz yaptı, aklı sıra cilvelendi. Bazen şu kızı hiç anlamazdık doğrusu. Okumak mı istiyor yoksa kocaya mı varmak, çözemezdik. Hoş, öyle çok da evlenme meraklısı değildi ama şu huyundan da vazgeçemiyordu işte. 
Bizim Ayten de pek tedirgindir; sandalyenin ucunda oturur. Ağzı dili yanar da çayı içerken sesini bile çıkartmaz. Hanım annesi bu durumu erken çözünce ipleri eline aldı tabi, o nereye Ayten oraya. Misafirim var koş Ayten, eksiğim var al Ayten, hasta oldum gel Ayten, Ayten, Ayten... Zavallım bir ah diyecek olsa 'bana bak bana, dışarıda oğluma kız mı yok sandın' naralarıyla ortalığı ayağa kaldırırdı. 
Hal böyle olunca Ayten Mualla' yı en başından usulca uyardı. Mualla' nın zoruna gitmiş, nerede nasıl davranacağını kendisi bilmiyor muymuş, işte sırf bu yüzden o arsızlıkları yapmış. Mış mış da miş miş!
Laf aramızda Ayten' in kocası da dalyan gibi; kaş, göz o biçim. Kısmeti varmış kızın ya, iyi yere dükkan açtı hani. 
Öyleydi böyleydi derken düğün günü geldi çattı. Pek ağladı bizim Ayten, baba ocağından zor kopardı bağlarını. El kapısı diye boşa dememişler, çekeceği zorlukları hissetti belki de...
Tabi Mualla hiç altta kalır mı? O günden beri Ayten' in uyarılarını karnında tutmuş da hırs yapmış. Meğer onca gün bizimle gülmüş, eğlenmiş ama hepsi oyunmuş.
Takı merasimi sırasında bizim Mualla sahneye fırlayıverdi. Damat beyin koluna geçirdi kolunu, ağız dolusu bir kahkaha patlattı. Mikrofonu da kapıverdi mi sana! Haydi Ayten' i aldı bir ağlama, ben şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Eş, dost, akraba ortalık bir anda buz kesiverdi. Ah Mualla ahh!
'Ayol ne sustunuz, eniştem öyle yakışıklı ki dayanamadım vallahi. Kız Ayteen sen de az uyanık değilsin ha, kaptın gül gibi çocuğu. Aman bize de nasip olur inşallah hahahaytt!' dedi usulca.

O günden sonra üçümüz de farklı yerlere savrulduk. 

Ayten' in üç çocuğu olmuş, hanım annesi vefat etmiş dediler. Bir defa pazarda gördüm de uzaktan tam çıkaramadım.
Mualla okulda bir oğlana sevdalanmış. Babası razı olmayınca da bir çantasını alıp çekip gitmiş.
Kader işte...


6 Mart 2018 Salı

Acılar ve Diğer Şeyler

Acıyı yarıştırmak.

Evet, birkaç gündür kafamda bu kelimecikler dolaşıp duruyor öylece. Bir yanım 'saçmalama, olur mu öyle şey' derken diğer yanım 'eh, insan bu alış anacım' diyor usulca. Sanırım bazı şeylere alışmaya çalışmaktan yoruldum...
Bir acıyı bilirsin, hissedersin, belki bir nebze anlayış sağlayabilirsin. Fakat bana göre gezegende hiçbir noktada hiçbir acı yarıştırılamaz. Bu yüzdendir oldum olası sorunlarının, içsel duygularının ve acı olarak adlandırdıklarının reklamını yapanlardan iterim kendimi. Yahu hem biz kim oluyoruz da tutup acıları sıradanlaştırma hakkını kendimizde buluyoruz a dostlar!
Bir kere şunu kabul edelim; hayat zor. Yokuşlar dik. İnsanlar mutsuz ve hayat akıyor. Bir toplum olmayı beceremeyen ancak mış gibi yapan biz bireylere düşen en net görev sanırım bu zorluklar silsilesinde yaşadığımız acıları dilimize dolamak olacak. Bu kelimelerim biraz garip kaçabilir fakat, hatırı sayılır bir süredir insanlığın acı ile varoluşunu sergilediğini ve -ne saçmadır ki- bu acıdan çıkar sağladığını düşünüyorum. 'Aman be sen de abartma, kimseyi de havadan suçlama' seslerini duyar gibiyim. Doğrudur. Fakat ben kesinlikle keskin bir genelleme peşinde değilim. Benim derdim kaçak dövüşenlerle...
Ufak bir örnek; bundan yıllar yıllar evvel -henüz tebessümün gerçek anlamını yitirmemişken- çevresi tarafından sürekli gülen, mutlu, heyecanlı olarak nitelendirilen birisi bir akşam üzeri hafif bir kar atıştırıyorken bana duygusal anlamda içinde tuttuğu hislerini anlatmıştı. Bakış açısı bu ya, bana göre anlattıklarının çoğu dönemin şartlarına göre aslında keyif verici şeylerdi. Fakat işte hayat böyledir, size sunulan kabın şeklini alma ihtiyacı hissedersiniz. Yani en azından o hissetmişti. Hissetmişti ki içindekileri devasa bir öfkeyle dışa savurmuştu. Sonra da 'sen zaten böyle büyük bir acıyı nasıl yaşayabilirsin ki' gibi yoğun bir cümle kurmuştu... Çok daha büyüklerini yaşadım ve kendisinin asla haberi olmadı. ✌
Kimilerine göre hayat iki seçeneklidir; ya iyi olursun ya da kötü. Kimilerine göre ise hayatta ancak kötü görünerek ulaşabilirsin bazı şeylere. İşte böylesi bireyler hangi konumda olurlarsa olsunlar acıyı bir sığınak kabul ederler. İşleri, sağlıkları, hayat duruşları her daim zorba ve acı dolu süreçler geçirir. Tabi hiçbir canlı da onların yaşadığı bu acıya ulaşma mertebesi edinemez(!)
Gezegen gereksiz insanlar için oldukça büyük fakat gereksiz düşünce yapıları için de tek bir toz tanesi. Bence bir insanın düşebileceği en alt seviye, bir acıyı başka bir acıya çarpmaktır. Ha, tabi vakti zamanında birileri bir acıyı yarıştırma enstitüsü kurmuşsa ve işi de resmiyete dökmüşse(!), ne diyelim, vah ki ne vah!..

4 Mart 2018 Pazar

Kendim

Hay Allah dedim kendi kendime. Neler oluyordu hiç anlayamadım. Günler günleri kovalıyor da ben şu satırların başına bir türlü geçemiyordum. İşin garip tarafı nedense içimden derin bir sessizlik ihtiyacı oluştuğunu hissediyordum. Oysaki en sevdiğim ay gelmiş, sevdiğim şarkıları dinlemiş, az da olsa rahat kalabilmişken...
Şu instagram diyorum, bir ayna gibi değil mi? Ama öyle düz aynalardan değil. Hani şu filmlerde insanların ellerini uzatıp dokunduklarında içine alıveren cinsinden... Ah evet, kesinlikle öyle bir ayna! Doğru yolu takip ettikçe yeni yeni hikayeler çıkarıyor karşımıza. Neyse, sözün özü bu aralar içimden çok büyük bir gitmek geliyor; oksijeni hissedebileceğim yerlere mesela. Işık oyunlarının, müziklerin, sevinç çığlıkları atan insanların olduğu yerlere mesela. Gidenleri gözlüyorum, bu nedenle instagram bir ayna.
Bir de ısrarla düz zeminde hareket eden hayat meselesi var. Aslında hem düz, hem de olabildiğince engebeli. Bazı sıkıntılı günlerin -nihayet- geride kaldığına şükrediyor ve bazı yeniliklerin dahil olması adına -en azından- ortam hazırlıyorum bu aralar. Sanırım yeniliklerin güzel olduğu fikrini artık tamamen benimsedim. Büyük yeniliklere de ihtiyaç yok zaten, bazen ufak şirin bir bitki bile yeniliktir, güzelliktir.
Fakat itiraf etmeliyim, hafta boyunca üzerimde bir ağırlık vardı. Nasıl desem, bir tencere içinde kaynayıp fokurdayan suyun aslında üzerinde bir kapak olduğunu idrak etmesi gibi. Hihihi! 😁 O kapağı ya birileri kaldıracaktı ya da daha fazla fokurdayıp taşmam gerekecekti...
E güzel şeyler olmuyor mu yani? Olmaz mı, her sabah usuldan esen havayı hissederek uyanıyorum mesela. En sevdiğim şarkıyı açıyor ve sözlerine eşlik ediyorum. Yeni insanlar tanıyorum, bir çocuğun büyümesine şahitlik ediyorum. Zaman kavramından kopmuşçasına köpeğimi ihtiyaç molasına çıkarıyorum mesela(!) 😄
Velhasıl kelam, insanlığın en büyük ödülü kendisi. Kapalı kapılar ardında kalmamak, geçmişe takılmamak ve çok da umursamamak gerek bize. Tabi bir de bolca şükür... ✌

15 Şubat 2018 Perşembe

Öyle Kolaysa

Kafalar karışık. Canlar sıkkın. İnsanlar mutsuz.Kavramların içi boşaltılmış, mutluluklar yapaylaşmış ve acılar sahteleşmiş. Ama diyor insan, 'ha gayret'. Şu sabaha da uyan, nefesini de al, akşamı da karşıla fakat yaşamaya pes etme. Etme ki bazı şeylerin de bir anlamı olsun...
Peki ne istiyoruz? Ne amaçlıyoruz? Koca bir boşluk.
Hatırı sayılır bir süredir 'sen yeter ki iste elbet bir yol açılır' klişesine olan inancımı üst raflara kaldırmış durumdayım. Genelleme değil bu yaptığım fakat bazı gönülden istemeler her daim orada ve o anda olamıyor -ne yazık ki- ... Sonra durup bir soluklanıp istemek kavramının derinlerini sorguluyorum elimde olmadan. Çünkü sanırım bu kavramın da içini boşaltmayı toplum olarak fazlasıyla benimsedik. Sonra bir boşluk oluyor, bir düşünme dalgası. Sanırım yeterince istemiyorum hissi doluyor ciğerlerime. Fakat iç sesim de yeterince istediğinden neredeyse emin. Hal böyle olunca buyurun karmaşıklık silsilesine...
Çok garip varlıklarız vesselam, ulaşamadıklarımız gözümüzde birer mücevher. İmkansızlar birer çıkış yolu adeta. Bile isteye, -göz karartmaksa bu- gözümüzü karartarak davamızdan vazgeçmiyoruz. Neden? Bir nedeni yok. İnsanız işte, etten kemikteniz hani...
Tek birşeyden eminim; ulaşamadıklarımızı arzularken mutlulukları da erteliyoruz. Hem de gözümüzü bile kırpmadan, zorlanmadan ve belki avunmadan. Yahu insan insana bunu neden yapar? Neden işleri zorlaştırır mesela, var mı bunun bir cevabı? En basit istekler bile gerçekleşirken neden şükürsüzlük açar kapılarını, bilemiyorum...
Tabi şu noktada işin içine fırfırlı fedakarlık mevzusu giriyor. Ertelediğimiz mutluluklar aslında başkaları tarafından fedakarlık olarak nitelendiriliyor. Oysaki benim için fedakarlık adı altında yapılan eylem yalnızca erteleme olayını beş ile çarpmak. Çünkü hayat bu, geleceğe dair bir çıkarımımız kesinlikle yok. Yani plan yapsak da bazı şeyler elimizde olmuyor, değil mi ama!
Sonra diyorum ki 'amaan sen de herkes gibi olmaya bak, zorla kendini'... Cık, olmuyor. İnsan bazen de ceketini alıp çıkmak istiyor büyük kapıdan. Bir tepeciğe çıkıp ardında kalanlara el bile sallamak istemiyor mesela. 
Ah be insan, ah! İstiyorsun, biliyorum. Belki benden bile çok istiyorsun bazı şeyleri/ kişileri/ durumları. Fakat korkuyorsun kabul et. İletişim kurmaktan, kelimelerini açmaktan, harekete geçmekten ve belki düşünmekten bile. Tüm bunlar başkalarını zor durumda bırakmaktan başka bir işe yaramıyor. Fedakarlık yapmaksa mesele, sen riskleri hesaba katmıyorsun.
Bil istedim.
Gerçi bildiğinden de eminim ama...
Neyse işte.   ✌ 



9 Şubat 2018 Cuma

Aynada Kendini Görmelisin #2

Ne yalan söyleyeyim bu başlığı bir seri haline getirmek hiç aklımda yoktu. Fakat bilirsiniz işte, hayat. Ve bilirsiniz işte, insanlar. Aah ah!.. 😁

  • 'Haklıyım ve tabi cazgırım' diyenler
Bir sabah gözlerimizi açsak ve dünya ultra fonksiyonlu uzay çağına geçiş yapmış olsa(!), her bireye seçtikleri bir kısım insanı geride bırakma şansı verilse, ay kimse kusura bakmasın ama ben vallahi de bu tipteki bireyleri güle oynaya ardımda bırakırım. Hem iyi olur; döner dolaşır birbirlerine haklı olduklarını ispatlamaya çalışırlar. Ve tabi bol bol da çirkeflik yaparlar...

  • 'Canım sana beş dakikaya kessssin dönüş yapıyorum' diyenler
Yahu, aramışsın ulaşamamışsın. Öyledir, böyledir, insanların işi vardır ya da her nasıl düşünmek istersen. Zaten etkili iletişimi sağlayamayan sensin. Bir de üzerine kalkıp ha aradım ha arayacağım diye insanları darlayan da sensin! Ey ki bu tipte olan bireyler, hayat takıntılardan uzak da misler gibi yaşanıyor. Biraz şu kafa seslerinizi kısıverin, biraz tebessüm ediverin hani. Çok rica ediciim!


  • 'Sen benim kim olduğumu biliyor musun' diyen ağır görünümlü hafifcikler
Bu tipteki bir bireyin yangında kurtarılacaklar listesinde kendisi, arabasının anahtarı ve koyu kaplama güneş gözlükleri vardır. 😃 Gerçi muhtemel bir yangında kurtarma operasyonuna girmek yerine ilgili pozisyonlara benliğini sunmayı tercih eder, o da ayrı bir mesele... Kaderin cilvesi mi demeli bilmiyorum fakat her ortamda varlar, kara kaşlı kara gözlü yağız delikanlı duruşlarını asla bozmazlar. Ha bir de serçe parmaklarına taktıkları devasa yüzüklerini unutmuşum, hihihi!


  • 'Ne yapayım be aşığım aşık' diyen saplantılı yalnızlar
Ahh ah! Sizlere diyecek hiçbir şey bulamıyorum aslında. Öyle zor, öyle karmaşıksınız ki tüm doğrular sizin doğrunuz, tüm yollar sizin yolunuz, tüm acılar da sizin acınızmış gibi bir sahiplenme yaşıyorsunuz. Hayat bir okyanus ise insanlık o okyanusun en dibindeki yosuncuk parçası. Yani diyorum ki oraya buraya vay efendim halen unutamadım da vazgeçemedim de naraları atacağınıza gidin bir kitap okuyun mesela.

  • 'Şüphelerim olmadan asla' diyen vefasızlar
Evet, başlığı biraz sert olmuş olabilir fakat bu tipteki birey benim için kesinlikle vefa kavramından yoksundur. Hayat öyle garip bir süreç ki bir bakmışsınız sizden bir parça olan insanlar aslında varlık bulduğu andan itibaren şüphe duymayı kendisine bir görev edinmiş. Böylesi bir birey ile uyum sağlamak bence oldukça yıpratıcı. Hem kim her daim diken üzerinde gibi hissetmek ister ki? Bana kalırsa bu tipler bir gemi seyahatine çıkıp en uygun adada acilen mahsur kalabilirler. Kuşun ötüşünden, yengecin yürüyüşünden ya da su dalgasının geliş şeklinden de şüphe etmezlerse tabi(!)

31 Ocak 2018 Çarşamba

#sosyolugat21- Toplumsallaşma

En sevdiğim ve özlediğim serinin 2018 versiyonuna nihayet dönmüş bulunuyorum! 💃
Blogumda yazmayı en çok sevdiğim konulardan öncelikli olanı tabi ki sosyoloji. 2017' de kendime on beş sosyolugat yazısı hedefi koymuştum; hem çok sıkmamak hem de zorlamamak adına. Yirmiyi bulmuş, sevindirdi.
Bu yıl her ayın son günü seriyi devam ettirmeye karar verdim. Bir de bu şekilde denemek istiyorum, en azından sosyoloji hakkında yazıyor olmak bile mutluluk veriyor bana... 😍 

Hay Allah! Nasıl olmuş anlamadım ama o kadar yazı içerisinde bu temel sayılabilecek kavrama değinmemişim(!) Kendime güldüm doğrusu. 😁

Toplumsallaşma aslında genel çerçevede birey ile toplum arası ilişkileri bir anlamda çözümleyebilmek adına ortaya konmuş bir kavram; bireylerin, toplumun norm/ değerlerini içselleştirerek edindikleri rolleri öğrenme ya da toplumun bir üyesi haline gelmeyi ifade eden bir konumu olan kavram. Daha net bir ifadeyle toplumsallaşma sürecinde birey, hem kendisi hem de içinde bulunduğu toplumu adına bir varoluş sergilemektedir. Aynı zamanda toplumun mevcut sürekliliğinin devam ettirilmesi adına, bu toplumsallaşma süreci adeta bir şart niteliği taşımakta ve her toplumda gerçekleşmektedir. Tabi gerçekleşme şekillerinin ya da araçlarının farklılık gösterebileceğini de eklemekte fayda var. 
Şöyle bir üst pencereden bakılınca toplumsallaşmanın hayata ilk adım olan çocuklukla sınırlı kaldığı izlenimi ortaya çıkabilir. Fakat çağımızda bu süreç artık yalnızca çocukluk dönemi ile sınırlı kalmamakta, hayat boyu devam eden bir platform niteliğini taşımaktadır. Bunun yanı sıra bu uzun maratonun pürüzsüz bir duruş sergileyeceğini söylemek yanlış olabilir. Çünkü oldukça fazla katılımcı barındırdığı için karmaşıklıklar da olası sayılmaktadır.
' Ey ahali toplumsallaşıyoruz, aman da aman!' gibi bir düşünce sanırım doğru bilinen yanlışlar arasına girebilir. 😄 Evet, tüm hatlarıyla bu süreç birlikteliği esas alıyor olabilir fakat toplumsallaşan birey, her adımın içsel olarak farkındadır ve karşılaştığı hamleleri yorumlayabilir. Bunun için bireyin mevcut konumunun bir önemi yoktur; bebek de olabilir yetişkin de...
Toplumsallaşma meselesi her ne kadar geniş sınırlara dayandırılsa da odak noktasında bireyin çizdiği sınırları barındırdığı unutulmamalıdır; ekonomik durum, yaş, duygusallık, ilgi alanları ya da yaşam sağlanılan çevre gibi...