10 Aralık 2017 Pazar

Güvenmek Ya Da Güvenmek

Dün gece bir arkadaşımla saatlerce güvenmek üzerine konuştuğumuzu farkettim sabahın ilk ışıklarını görürken. Severim böyle uzayan kelimeleri; plansız, saf... Akar gider farklı diyarlara doğru. Uzun zaman olmuştu yapmayalı, doğruyu söylemek gerekirse iyi geldi.
Arkadaşım hayatla biraz çekişme içinde. Şu sıralar başına gelen ya da daha öncesinden gelmiş olan mevzuları yeniden ısıtıp önüne sunuyor hayat. Hiç istemediği ve bunun yanlış olduğunu bile bile genelleme yapıyor, güven problemi yaşıyor.
Vakti zamanında bir durum olmuştu, içinde benim de bulunduğum. Daha doğrusu ilk olarak benim bulunmam gerektiği ancak tam tersi olan. Bazı şeyleri zamana gömmek isterim ben, daha fazla hırpalamadan unutmak isterim. İsterim ama unutamam tabi... Neyse, bizim arkadaş -ki kendisi epey ayrıntıcıdır- unutmamış yaşanan o şeyleri. Laf arasında bana 'hiç sorguladın mı' diye soruverdi bir çırpıda. Dedim ya, insan bazı şeyleri hafızasında geri plana itelemek istiyor. Çünkü düşünsem, yeniden düşünsem biliyorum ki ucundan kıyısından bir kırgınlık ya da bir pürüz çıkacak. 'Yok' dedim, 'güvenmek biraz da bu değil mi zaten' diye ekledim. Arkadaşım kabullenemedi fakat ben kabullendim, belki de kendimi kandırdığımı düşündü ama yine de kabullendim.
Zaman öyle sihirli birşey ki; sizi alıyor, gözlerinizi kapatıp açıncaya kadar bir evrimselliğin içine bırakıyor. Hem öznel hem nesnel faktörleri elden geçiriyor. Ve aslında tekrara düşerek bıkmadan sunuyor olay örgülerini. İşte biraz da bu yüzden kabullendim sanırım...
Gel gelelim işin şu kendini kandırma boyutu benim de aklımı kurcalamıyor değil. Özellikle bazı zamanlarda insan dönüp ardına bakınca gerçekten güvenmek istediğini mi yoksa gerçekten kanmak istediğini mi ayırt edemiyor. Bir de tabi işin içine etki altında bırakan çevre faktörü de eklenince durumlar bir nebze karışabiliyor.
Olsun, benim için sonuç yine aynı. Sorgulamaktan ya da kafaya takmaktan bir tık ileri seviyeye geçmek istiyorum artık. Çünkü bu yorucu ikilem aldığım oksijeni hissettiğim sürece peşimi bırakmayacak. Bazı şeyler biraz da ya siyah ya da beyaz olsun, gri olmasın mesela. Biraz da uç noktaları sivriltmeyi denemeli. Belki hayatın bu tarafı daha eğlencelidir, kim bilir...

9 Aralık 2017 Cumartesi

Badem

* yaşanmışlığı hakkında şüphe duyulmayan şeyler

Çok kalabalığız. Yeni gelin değilim ancak evin her işi benim üzerimde. Kayınvalidem, kayınpederim ve görümcem havalar soğuduktan sonra daha fazla vakit geçiriyorlar. Eh, görümcem de genç ama yine de işler bana bakıyor işte. 
Bu hafta yavaş yavaş canım birşeyler istemeye başladı. Hay aksi, hiç de sırası değil! Zaten yemekti, bulaşıktı, çamaşır, çay, kahve derken kendime bile vakit ayıramıyorum, bir de fazladan masrafa gerek yok. Ha kızdılar ha kızacaklar diye ödüm kopuyor...
Büyük eltimler bu hafta bizi istediler; misafirliğe... Eltim görümceme duyurmuş, o da mırın kırın etti. 'Eh, biz gelmeyelim o vakit, haftaya hatırlarını alırız büyüklerin' deyiverdi diliyle dişinin arasında. Büyükler gücenecek değildi ya işte, hazır yemek, iş derdi yok. Oh! Neyse neyse, bir tatsızlık çıkacak diye ödüm kopuyor...
Dün gece epey zor geçti. Midem bulanıyordu, masada iki lokma birşey yiyebildim anca. Sofrayı kaldır, çay koy, bulaşıkları yıka, yatakları hazırla derken acıktım ama ne fayda. Karnımdakini düşündüm uyumaya çalıştım. Çalıştım ama olmadı tabi. Midem gurulduyor, aman şimdi duydu şimdi duyacak endişesinden uyuyamıyorum. En iyisi kalkıp bir dolanayım dedim. Aksi gibi canım da üç gündür nasıl badem çekiyor! Büyükler uyanmasın diye karanlıkta el yordamıyla mutfağa gittim. Ocağın üzerindeki rafta bir anda badem kavanozu duruyor sandım, bir hızla açıp ağzıma iki tanesini atıverdim. Meğer zeytinmiş. Geri yatağa döndüm.
Ertesi gün eltimler geldi. Eltim sağolsun çok düşüncelidir. Dediğini yaptırır, beni de hep korur- kollar. Yemeği hazırlarken halimi farketmiş olacak ki usulca yanaştı yanıma 'kızım' dedi. 'Bak canın birşey çekiyor mu söyle, öyle olur kızım, çekinme ha' dedi. Hem sevindim hem tedirgin oldum ama sonra dayanamayıp 'yenge birkaç gündür canım öyle badem çekiyor ki dün zeytin kavanozunu badem sandım, yedim' dedim sadece. Bir çırpıda içeri gidip gelen yengem eline tavlayı almış 'efendii, haydi bakayım siz bir tavla oynayın, benim canım badem çekti kaybeden de badem alsın' derken gülümsedi bana. Ben de ona...
Kalabalık olunca bademleri bir ölçü paylaştıran eltim benimkine iki ölçü koydu, 'al kızım sen iki canlısın' diyerek. Kayınvalidem durur mu, oturduğu yerden somurtmaya başladı tabi. 'Sen ona bakma e mi kızım, benim hakkım senindir' diyerek tutuşturdu elime badem kasesini. 
Bir daha da o oldu, canım asla birşey istemedi...

7 Aralık 2017 Perşembe

Bloggerlar Arasında

Gözlem yaptım, okudum, ölçtüm- tarttım. Sıra bende.

'Gelecek Vaat Eden Bloglar' ı sanırım duymayan kalmadı. Konu üzerine söylenecek çok şey var ve sesini duyuran arkadaşlarımızı da yazılarıyla takip ediyoruz. Bu uygulama adına birşey yazmak istemiyorum açıkçası çünkü ben işin teori kısmında değilim.
Sevgili Momentos' un burada yazdığı yazıyla artık kafamda toparladığım şeylerin serbest kalması gerektiğine karar verdim. Açıkçası bu yazı hem son damla olmuştu bende, hem de çok şaşırtmıştı. Buraya tekrar döneceğim ama önce olayların odak noktasındaki Evren Bey' e değinmek isterim. Kendisini tanımıyorum; başarılarından ve blog geçmişinden haberdarım, zaman zaman yazılarını takip etmişliğim vardır. Fakat kimdir, nedir, nasıl bir insandır bilmem. Kendimi öncelikle kendisinin yerine koyarak düşünmek istiyorum...
Ben Evren Bey olsaydım, evet, uzun yıllar bu yolda gönül vermiş biri olarak atacağım her adım beni gururlandırır ve güvenime destek verirdi. Hali hazırda çoğu birey tarafından hem beğeniliyor hem de gözlemleniyor olmak elbette yeni projeler üretme ihtiyacımı da körüklerdi. Başarı güzel şeydir, insanoğlu takdir edilmeyi sever nihayetinde. Ortada bir emek varsa karşılığı da verilmelidir, hakkını yiyemem. 
Gelelim işin fırfırlı kısmına. Momentos tarafından yazılan yazıda birkaç blog arkadaşımızın konu hakkındaki yazıları vardı ki, açıkçası çok üzdü beni bu yazılar. Sevgili Daha Mutluyuz blog sahibi Yurdagül Hanım' ın burada haklı bir isyanı var. 'Evren Bey makyaj/ moda bloglarına önem vermiyormuş.' diyor. Cümleyi beş defa okudum çünkü mantıklı bir kalıba sığdırmak istedim sanırım. Neden böyle bir açıklama yapılmıştı ki? Evet ben de bir moda/ makyaj blog sahibi değilim ama ben nasıl klavye başına geçip kelimeleri bırakıyorsam onlar da aynı şeyi yapıyorlar. İşi istatistiğe dökeceksek de çoğu blogdan daha fazla takip edenleri var. Demek ki o da bir emek ve demek ki onları da takdir eden birileri var. Bunun yanı sıra Yurdagül Hanım' a yöneltilen bazı yakıştırmalar hiç hoşuma gitmedi, kim tarafından gönderildiyse büyük bir ayıbın içinde...
Sevgili Deli Kızın Bohçası blog dünyası için oldukça çaba harcıyor, biliyorum. Buradaki yazısında 'bırakalım da beğeniyi de eleştiriyi de küçümsemeyi de okurlar yapsın, diğerleri değil' diyor. Kesinlikle katılıyorum. Ortak bir platformdaki objektiflik de budur zaten değil mi ama.
Meczup yazılarını keyifle takip ettiğim genç arkadaşım, çoğu zaman 'ya hakkaten böyle de birşey var' tepkisini verdiğim ve farklı bakış açısını önemsediğim bir blog yazarı. Evet, ben de blog dünyasında çok yeniyim ama genç bir beyin tarafından yazılan yazıları her daim görmek isterim. Çünkü tam bir dinamik! Buradaki yazısından ne demek istediğimi anlayabilirsiniz bence...
Bunun dışında sevgili Beyda' nın Kitaplığı ve sevgili Mustafa Sönmez de burada ve şurada duyurdular seslerini. Hak vermemek elde değil.
Aslında olayın mantığı çok basit; emeklerin karşılık görmesi. Bu platformun bu denli tepki almasının nedeni hepimizin bildiği üzere belirli bir grup tarafından ve belirli sınırlar içinde yapılmış olması. İşte tam burada yeniden Evren Bey ile empati kurmaya çalışıyorum. Muhtemelen bu uçsuz bucaksız ortamda tüm bloggerlara ulaşmanın imkansız olduğunun kendisi de farkında ve 'nasıl sınırlandırabilirim' sorusuna böyle bir yöntemle cevap vermeyi tercih etmiş. Gel gelelim kimsenin bir diğerini görmezden gelme ya da üzerini kapatma gibi bir hakkı olmamalı bence. İşi istatistiğe mi dökelim? Nasıl yapacağız ki? Belki ben bir yazıyı yazmak adına araştırıyor, düşünüyor ve öyle harekete geçiyorken bir diğeri anında yazıveriyordur yazısını. Bireylerin harcadığı zamanı veya bu işe verdiği değeri hangi istatistik ölçebilir, bilemedim.
Gelecek Vaat Etme kavramı beni biraz bunalttı. Ederim ya da etmem, böyle bir çabam vardır ya da yoktur, farketmez. Yazılarımı okuyucuya sunduğum sürece ben de blog dünyasındaki varoluşumu gerçekleştirmiş sayılırım. Eğer birgün gerçekten birilerinin geleceğine vaat edilmek istersem de, aynı anda ve aynı ortamda yaşamak isterim bunu. Bir araya gelmemiz şart değil ki zaten bu imkansız. Fakat işte önümüzde internet, sınırsız imkan! İnternet üzerinden kimler kimlerle bir araya geliyor yahu biz mi gelemeyecektik! En basitinden bir oylama olurdu Evren Bey liderliğinde. Sonuç yine aynı kapıya çıkardı belki yine aynı kişiler vaat ederdi geleceği ama temiz olurdu en azından, üzmeden, küstürmeden. Fena mı olurdu, hmm, bence hayır...
Ha bir de unutmadan; insanlık bunca yıl boyunca ilerlediyse sanırım bunda tartışıyor olmanın payı büyük. Eh, düşünce ve ifade özgürlüğüne de sahipsek hani diyorum, ne gerek var medeni olmayan söylemlere. Hayat kısa be, çok kısa hem de. 

5 Aralık 2017 Salı

Bugünlerin Yarınları

Sanırım dün gece hayatımın en zor gecelerinden birisiydi. Çok az ve oldukça düzensiz bir uykuya garip rüyalar da eklenince işler biraz karıştı.
Son zamanlarda en büyük keyif kaynağım akşam olup da eve koşmak, kahvemi yapıp blog başına geçmek. Düşündüm de son zamanlarda keyif aldığım tek şey bu mu ne!
Sabahları oldukça erken kalkıp akşamları yorgun halde dönüş meselesi rutine bağlayınca ufak tefek ilavelerle işin biraz keyif verici kısmına odaklanmaya başladım. Bu yolda ilk ve en temel yardımcım şarkılar oluyor tabi. Dünyadan soyutlanıyor ve istediğim kadar düşünceye kapı aralayabiliyorum...
Sabahları günü erken karşılamanın bir güzelliğini farkettim; insanlar. Normal zamanda insanları gözlemleyen birisiyim ancak gözlem olayını biraz daha ayrıntılı hale getirdim. Tabi kimsecikleri rahatsız etmemeye çalışarak... Mesela her sabah göz göze geldiğim güvenlik görevlisi bugün mutluydu. Günlerdir ilk defa onu böylesi samimiyetle gülümserken gördüm. Sevindim doğrusu, demek ki ters giden bir şeyler artık düzene bindi dedim içimden. Mutluluk önemli şey doğrusu, insanın hem işini hem hayatını hem de potansiyelini doğrudan etkiliyor. Yanına gidip 'oley!' demek istedim, keşke deseydim.
İnsan olmak zor iş değil mi? Her sabah sil baştan fakat bir o kadar da tazecik anılara uyanmak, tecrübe edinmek, koşturmak ya da koşturmak zorunda kalmak ve tüm bunlara rağmen benlik kontrolünü sağlamak... İnternette gezinirken bir videoya rastladım; Hülya Avşar yaptığı bir programda Tolga Çevik' i misafir etmiş. Çok da severim Çevik'i, zekasını. İzlemeye koyuldum. Sohbet esnasında Çevik' e hem bir aile babası olup hem de komedyen/ oyuncu kimliğini bir arada yürütmenin zor olup olmadığı ile ilgili bir soru yöneltildi. 'Zor ama bu böyle' diye cevapladı. Tabi ki zordu ama hayat da böyle bir platform sonuçta, farklı farklı kimliklere sahip olduğumuz sürece bu düzen böyle devam edecek. 
Sabah çıkarken bir anda ellerime krem sürmek geldi içimden. Kokusunu sevdiğim bir kremim vardı, uzun zaman önce biten... Bittiğini biliyordum, hatta sırf kutusu hoşuma gidiyor diye boş bir halde saklıyordum. Fakat yine de uğraştım, didindim. Olmayan krem kutusundan krem bulmaya çalıştım, ısrar ettim. Ama o çoktan bitmişti ve artık olmayacaktı. Hayat da buna benziyor işte dedim kendi kendime; çok sevdiğimiz birşeyi/ birisini elde ediyoruz. Birgün son bulacağından eminiz fakat son bulduğunda bile isteye ısrarcı olmaktan, yıpranmaktan ve diretmekten bıkmıyoruz. Oysa biten bitiyor, giden de gidiyor. Elimizde kalan sadece boş bir çaba oluyor.
Eve dönerken taktım kulaklığımı, açtım son ses müziğimi. İnceden ama hızlıca yağan yağmur altında serbest bıraktım kendimi. Usul usul, şarkı mırıldanarak yürüdüm öylece. Bu ruh halini çok seviyorum. Çevremde bana bakan meraklı gözler olsa bile takılmadan mırıldanıyorum şarkımı. Bence tam bir terapi...

4 Aralık 2017 Pazartesi

Eski Bir Eski

Tavşan dağa küsmüş, dağ snap atıyormuş!

Eski zamanlar ne zormuş değil mi? Garip bir durgunluk, anlamlandırılamayan bir kasıntı ve bol bol cahillik varmış. Milenyum çağı gençleri için 'of be anane sen de çıkıp istemiyorum demedin mi yani, efso saçmaağğ' demesi kolay. Sen git bir de o dönemin o gününde yaşa da gör bakalım efso saçma olan şeyi.
Hepsi birbirinin kopyası olan cahillikler silsilesini yazmaya ne günler yeter ne de sabır, biliyorum. Çünkü cahiller arkadaş, bunun başka bir açıklaması yok. En zeki geçineni bile zamanında bazı suskunluklara maruz kalmış ne yazık ki. Dolayısıyla kelimeleri bu bilinen gerçekler için harcamayı şuan gerekli görmüyorum. Gel gelelim vakti zamanında oldukça popüler olan ve muhtemelen çoğu akraba arasında yaşanan fakat her nasılsa ucu bucağı spesifik bir nedene bağlanmayan küslük meseleleri benim canımı sıkar. Büyükler o hikayeleri anlatırken bile dayanamam, haksızlığa karşı geleyim derim ama şahıslar çoktan terk- i diyar eyledikleri için öylece kalırım. 😁
Vakti zamanında oldukça muhabbetli olan akrabalar arasında görünürde alacak- verecek davası fakat içine girince bir boşluk olduğu anlaşılan durum yüzünden ufak bir husumet oluşmuş. Bir de bilirsiniz, o dönemler telefon yok internet yok. WhatsApp üzerinden grup da kurulamamış. Haliyle laf oradan oraya savrulmuş da savrulmuş. Olabilir, empati kurunca mantıklı taraflarına ulaşılabilir. Fakat bu meselenin günümüze kadar taşınıp da aynı hararetiyle devam ettirilmesini ben anlayamam açıkçası. Çünkü saçma ve aynı zamanda geçerliliğini de çoktan yitirmiş durumda. O halde bu gururdan kabaran benlikler neden değil mi ama?
Evet, gelelim gurur meselesine. Nasıl da abartıyoruz, nasıl da süslüyor ve alevli tabaklarda sunuyoruz öyle! Tek derdimiz ona zarar gelmemesi ya da ona kimsenin dokunmaması veya el sürülmemesi bla bla bla... Gururu yüzünden eşini, evlatlarını, çevresini silmiş insan var yahu bu dünya üzerinde, değiyor mu gerçekten?
Neyse neyse laf dağılmasın. Küslük -özellikle bir sebebi yokken- kesinlikle empati kuramayacağım bir konumda. Bunun yanı sıra bazı insanlar karakteri nedeniyle konuşarak anlaşmaktan kaçınıyor. Çok fazla örneğine rastladım, bu da işin cilveli kısmı sanırım...
Öyle ya da böyle zamanı belli olmayan bir dönemde geride bırakılacaklar için çok da kasmamak lazım. 'Haydi eller havaya, sal gitsin' modu da değil bu. Düz olmak yahu, işte aradığım kelime! Şöyle dümdüz akması birşeylerin... İnsanların açık olması, yerine göre davranması ve ufaktan bir de mantık diyarına yol alması tek istediğim belki de. Zor mu? Bence değil. 


2 Aralık 2017 Cumartesi

Yerin Dibi Varmış!

Hay Allah! Şu başlığı atarken bilmem kaç defa düşündüm yaşadığım o anı. Yerin dibi varmış biliyor muydunuz? Ve ben ona gir-dim!
Gelişen dünyada ilerleyen teknolojiler falanlar filanlar diyoruz da arkadaş yok mu bir babayiğit, hayatta yaşadığımız ama aslında asla yaşamak istemediğimiz şu absürt anları evrenden ve hafızalardan silip süpürse! Utanç verici bir durum mu yaşadık mesela. Zaman akışında 'dur' butonuna basıp anında kurtuluversek. Ya da silemiyor muyuz, en azından anında unuttursak ne olurdu sanki aah ah!
Hey gidi yerin dibi hey, öyle arada uğrardım sana ama artık tüm gerçekliğinle tanıyorum seni(!) Hiç rahat değilmişsin, içimiz içimizi yiyormuş meğer seninleyken. Keşke o yerin dibinden hiç çıkmasaydım. Hatta hayattan da silinebilirdim bence  yani zaten olmaması gereken durumlarda Everest' e ulaşmış durumdayım artık.
Ay insanın bir de gülesi geliyor yahu. Ama böyle pis bir gülme; sinsice yaklaşan, bastırılamayan ve devam ettirildikçe sinir bozanından... Fakat ilginçtir aynı anda gelen ağlama da cabası a dostlar; 'vay başıma gelenler' tadında, hüzün- eziklik- keder barındıranından... Yazarken yeniden düşünmek zorunda kaldım şimdi, yeniden yerin dibinde iki tur attım.
'Ne olacak?' E ne olsun daha, olan olduu yaşanan yaşandıı. Geriye alabiliyor musun, hayır. Unutabiliyor musun, hayır. Boşverebiliyor musun, -mış gibi yapıyorum(yapamadı). Al sana çok ızdıraplı kendinle baş başa kalmalı dakikalar. Kullan kullan bitmez(!)
İşin kötü yanı da ne biliyor musunuz? Olayın neredeyse her gün iletişim halinde olan şahıslar tarafından yaşanması. Yani muhtemel gidişat şöyle:
O: Günaydın
(iç ses: bu şey değil miydi ya geçen gün şey olan da yerin dibine geçen...)
Ben: Günaydın 
(iç ses: hatırladı, ayy vallahi hatırladı. birşey olsun mesela fırtına kopsun unutalım, evet harika fikir. bakıyor mu hala yaa!)

Gidip kendime bir kahve yapsam iyi olacak. Ya da şu camdan mı atlasam... 😐


27 Kasım 2017 Pazartesi

Bir Kapitalizm Cilvesi: Hepsinden Ben Sorumluyum!

"O istediğim telefonu bu ay da alamadım. Neden? Çünkü iş başvurum kabul edilmedi ve ben yine beceriksizliğimi gözler önüne serdim. Oysa altı üstü bilmem ne şirketinin bilmem ne pozisyonuydu. Benim neyim eksikti? Zamanında yaptığım hataları yapmasaydım böyle olmazdı. Tüm eksikliklerimden ben sorumluyum..."

İşte size günümüz bireylerinin çoğunlukla bir araya geldiğinde hissettiği ruh halinden bir parça. Bir araya geldiklerinde olarak ifade ettim çünkü eğer belirli bir yaştaysanız ve çevrenizdeki yaşıtlarınıza kıyasla belirli bir konumda değilseniz iç sesinizden beyninize bu kaygı dolu sinyallerin gitmesi beklenilen bir sonuçtur. Hayatın bu noktasında yalnızca siz varsınızdır ve yaşadığınız herşeyin tek sorumlusu sizsinizdir! Ne kadar da iddialı bir cümle öyle...
Kapitalizm. Ahh kapitalizm, canım kapitalizm(!) Sen gelmeden önce kimse -özellikle ebeveynler- bizleri uyarmadı biliyor musun? Kimsenin senin hakkında en ufak bir fikri yoktu doğrusu. Sonra sen usul usul yerleştin aramıza. Sen geldikçe ortam da kalabalıklaştı, ortam kalabalıklaştıkça sen daha da yüklendin bizlere. En klişe tabiriyle bir yarışa soktun bizi.
Büyüdüğümüzü anlayınca(!) en iyi işlere, en iyi evlere, en iyi arabalara ya da telefonlara sahip olmak istedik. Çok güzel giyinmek, mis gibi kokmak istedik. Kaliteli tüketim yapmak istedik. Ama her isteğimizin karşılığında bir madde sundun bizlere. En iyi işi almak için bir kağıt parçasını diğerlerinin yanına bırakmamız gerekiyordu mesela. En iyi okulu okumak için sürekli harcamada bulunmamız... Ama olmadı ve sen dedin ki; suç senin. Aslında suç bizim değildi ama biz yine de bu durumdan oldukça utanç duyduk. Çünkü hayal kırıklığına uğramıştık.

Hor görülmek, kıyaslanmak, utanmak ya da her nasıl adlandırmak isterseniz, aslında tamamen kendimizi zorunlu tuttuğumuz bir bahane. Yani daha anlaşılır ifadeyle bu iş, zaten ipleri elinde tutan kapitalizme manasız bir güç vermekten başka birşey değil bana göre. Bu gücü veriyoruz çünkü toplum ya da birey farkı olmaksızın mücadele etmekten, ayak uydurmaktan ya da akıl yürütmektense köşemize çekilip ezikliğimizle utanmayı tercih ediyoruz. Oysaki kimse bizi bu durum için zorlamadı. Sadece bilinçsizlik ve hazırlıksız yakalanmanın bir bedeliydi bu. 
Konunun bu kısmında işin içine burjuva- proleter ikilemi girebilir ve belki de anlamsız bir çaba olarak algılanabilir. Ancak bir kesimin sahip olduklarının bedeli diğer kesime ödetilerek yürütülen bir mantığın fazlasıyla sağlıklı olduğu fikrinde değilim. Daha doğrusu bu tavrın çelişkili olduğunu düşünüyorum. Tabi 'haydi gelin birlik olalım, herşeye yeniden başlayabiliriz' gibi bir amaç da olmamalı aynı zamanda. Vurgulamak istediğim şey -konumumuz ne olursa olsun- mevcut kısıtlanmaların ya da kalıplaşmaların olduğu müddetçe yeniliğe hep bir duvar örüleceği meselesi. Ya da diğer bir ifadeyle 'ya bu yükü sırtında hep taşı ya da harekete geç' felsefesi. 
Bir yazıya rastladım; kapitalizmin ortadan kalkmasının sırrının insanlığın ta içinde barındırdığı o saf ve mutlak güce(!) dayandığından bahsediyordu. Yani diyordu ki gözünüze pembe bir gözlük takın dağ- bayır koşun. 😶 Koşalım koşalım da, içimizdeki iyilik falan, hani ne bileyim bu derece sığ boyuta inmemeli sanki bazı şeyler. Tamam, başarma arzusu ve buna bağlı gelişen kendine güven duyma hareketine diyecek lafım yok. Yok ama... Aması var işte...

25 Kasım 2017 Cumartesi

Karışık

Hayat çok garip.

Böyle klişe bir giriş yapmak istemezdim belki ama, hayat gerçekten de çok garip. Sanırım son zamanlarda genel olarak olumsuzluklara kafa yormaktan kaynaklı içimde sönen birşeyler hissediyordum. Gerçi odaklanınca halen hissediyorum o şeyleri ama düşündüm de, durup bir silkelenmek, ufaktan bir su çarpmak gerekiyor benliğime.
Hayat sana teşekkür ederim! Doğruyu- yanlışı, gerçeği- sahteyi, sevinci- kederi gösterdiğin için. Bazı şeyleri yapmamı sağladığın ve sonrasında da içimi rahatlattığın için. Aldığım nefes, uyandığım sabahlar, içtiğim kahve ve özlediğim kış için. Çok farklı boyutlarda olmasına rağmen fikir birliği sağlayarak ortak noktada buluşabilen ve hatta yeri geldiğinde bir iç ses, bir yol gösterici olabilen arkadaşlar için. Tutarsızlıklarımla beni kabullendiğin için. Öfkemi bazen saklayamam biliyorum ama tecrübelerimi de birşeye değişmem, onlar için de...
Görmeyi bilen için bazı şeyler gerçek bir ödül/ avantaj/ değer -ya da her nasıl adlandırmak isterseniz- haline gelebiliyor. Duymayı bilen için bazen sessizlik bile yetiyor, biliyorum. Öyle ihtiyacım var ki o dinginliğe. Bir yanım bu amaç uğruna hep mücadele etmemi fısıldıyor. Diğer yanım pek yorulma taraftarı değil. Fakat ne yalan söyleyeyim bu aralar içim de pek rahat değil, tebessümlerim buruk belki, belki içim sıkılmış. Amaan! Her ne olmuşsa olmuş. İtiraz edecek, geri plana itecek ya da görmezden gelecek halim de kalmadı.
Tam bu noktada kahvemi yudumlarken yazdığım kısmı okudum da, resmen konu bütünlüğüne ihanet etmişim(!) Eh, doğruya doğru, kafam karışık. Ve bunu yansıttığımı da çok rahat görebiliyorum. Aslında bu durum pek tarzım değildir ama sanırım bu defa gerçekten elimde olmadan yapıyorum bunu. 
'Bazı şeyler zaten olmaz ve ben olmayacağını bildiğim için umut bile etmiyorum.' cümlesini kurunca 'yaşamadın, tecrübe etmedin ve bunu bilemezsin. Lütfen bu tavrından vazgeç, kendinle didişmeyi bırak.' diye usulca cevapladı arkadaşım. Haklıydı. 'Sınırlarımız içinde kalmaktan yoruldum.' dedi bir de. Yine haklıydı. Ve ben bunu hep yapıyordum...
Hayat sana teşekkür ederim ama... Neyse, amasını boşver. Zaten ne yazarsam yazayım sen yine bildiğin yoldan gideceksin değil mi?


16 Kasım 2017 Perşembe

Neyin Kafası?

Oldukça yakın mesafeden bir uçak geçiyordu. Bahçedeki çocuklar bir anda çığlık çığlığa koşturmaya başladılar. İçlerinden birisi -büyümeye meraklı olanından- 'uzaylılar geldii, kaçıın, ışın atacaklaar!' diye bağırınca istemsizce oturduğum yerden patlattım kahkahayı. 'Sen çok yaşa be çocuk' diye bağırmak istedim pencereyi açıp. Ama bağıramadım. Neden? ...? Bir nedeni var ya da yok, hayatı biraz da böyle yaşamak lazım diye iç geçirerek kızdım kendime.
İlan: arkadaşlık ilişkileri dünyanın en absürt olayıdır! Evet, nihayet insanlık bu durumu algılamaya başladı. Sağda solda millete açıklama yapacağım diye canım çıkıyordu. Hoş, suç bende. Neyi kime açıklıyorsun ah be canıım!? WhatsApp durumuma 'rica ediyorum benimle iletişimi kesin, yormayın beni' yazacak seviyedeyim. Ya da şey; 'bu kafaları nasıl yaşıyorsunuz, biri beni de aydınlatsın' falan. Ama yazamıyorum. Neden? Hem dolu dolu nedeni var hem de yok. Hayatı böyle yaşayamadığım için de kızdım kendime.
'Ayaklar baş oldu, başlar ayak...' Nasıl da seviyorum seni cümlecik, haberin var mı? Bazen monoton herhangi bir eylemle uğraşırken bir dalga silsilesi geliyor. Siz deyin geçmişe öfke, ben diyeyim aklın sonradan gelmesi... Neyse, insan kendisini çok kolay gaza getirebiliyormuş yahu anladım gerçekten. Akıl- fikir ikilisi olmasa işimiz zordu. Tabi bir de farkındalık.
Aslında bir insan bir insanı seviyorsa gerisi önemsizdir mantığı pek bana göre değil. Çünkü hayat bu derece toz pembe hiç değil. Fakat aynı zamanda sevgi -aşk değil, gerçek sevgi- uğruna yapılacak fedakarlıkların çoğunu da hak ediyordur. İnsan doğasının mutlak bir çekim yasası üzerine inşa edildiği düşünülürse durumu olağan karşılamak kolaylaşacaktır. Aşk meselesine girmiyorum zira sıkıldım, ne uzuyor ne de kısalıyor mevzu. Neyse, diyeceğim şu. Öznesi geniş kapsamlı, yani ne bileyim kendim dahil her birey üzerine alınabilir bunu bence. Sağa dönüyor, sola dönüyor, konuşabiliyor, düşünebiliyor(!), nefes alabiliyor ve hatta yeri geldiğinde bilim insanı olabiliyoruz. Ancak şu hayatı kendimize on bilinmeyenli denklem haline getirmekten bir türlü vazgeçmiyoruz. Bu neyin kafasıdır yahu! Konu sevgi üzerindeyken hadi oradan devam edeyim; seviyor musunuz birbirinizi, evet. İkinizin de bundan haberi var mı, evet. Uyumlu musunuz, evet. Muhabbet edebiliyor musunuz, evet. Yaşam tarzınız benziyor mu, evet. Ee? Cevap: 'Ama işte olmaz.' Şimdi gel de cinnet geçirme.
Bir tiyatro oyununda, bir müzikalde, dramada veya her ne olursa, yer almak istiyorum. Daha doğrusu sanırım drama günlerimi özlediğim ve tekrar kavuşmak istediğim için içimde böyle hafifinden komik dürtüler var. Hayat bazen insanı çok bunaltıyor, eh güzel şeyler de lazım... Mesela bir şarkıyı tadını çıkara çıkara söylemek gibi. 
Sanırım hayatımın sonuna kadar hayvan anlayışı olamayan insanlara karşı cephe alacağım. 'Evcil hayvanım hasta, ben bile oldukça titizlenerek dokunuyorum, rahatsız olmasından çekiniyorum' diyorum. 'Amaan canım hayvan o bırak kenara koy kabına mamasını iyileşir. Sen de ne abartıyorsun, ha ha ha' diyor. Bir beş saniye kadar tepkisiz kalıp iletişimi kesiyorum. 'Neyin kafasındaysan git benden uzakta yaşa kafanı' demek istiyorum. Ama diyemiyorum. Neden? ...? Ben yine kendime kızıyorum...

12 Kasım 2017 Pazar

Eskidendi, Çok Eskiden

İtiraf: eski pazar günlerini çok özlüyorum...

Çocukken hayat ne güzeldi. Tek derdim yemek saati geldiğinde gitmem gerektiği için arkadaşlarıma veda edip etmemekti mesela. Beş dakika, bir beş dakika daha derken mutlaka o sofraya geç kalmak ama bundan büyük bir haz duymaktı. Çocukluğumun pazar günlerini çok özlüyorum, evet. Pazar demek aile demekti çünkü. Gerçi benim için şuan için de pazar demek aile demek fakat hep bir eksik, hep bir yamalı...
Kocaman ve bitmek bilmeyen bir pazar kahvaltısıyla başlardı gün. Taze ekmek çıtırtıları simit kokusuna karışırken ben de sofrada kendime yer edinebilmek adına sandalyeni sığdırmaya çalışırdım. Önce büyükler yerleşsin diye de muhtemelen hep en sona kalırdım. Ama olsun o sofrada güle oynaya, tadını alarak kahvaltı yapmak paha biçilmezdi. 
Pazar günleri hep beraber dışarı çıkmak isterdim ben. Çünkü çocuksun, hafta içi zaten okuldasın ve yapabildiğin en büyük etkinlik arkadaşlarınla bahçede oynayabilmek. İşte bu yüzden en tatlı halimi takınır, yetkili kişiyle iletişime geçerdim hihihi! 😇 Tabi bu istek her daim gerçekleşmezdi ama bu da beni üzmezdi açıkçası. 
Akşama doğru evde tatlı bir telaş başlardı; dedeler, babaanneler, amcalar. Kısacası tüm aile toplanırdı bir evde. Pazar olduğu için de normal günlerden farklı bir yemek yapılırdı mesela. Herkes işe koyulurdu. Sanırım çocuk olmanın en güzel yanlarından birisi de bu; kesintisiz oyun! 😁
Hepsi bir yana benim için yemek sonrası kestane keyfi çok ayrı bir boyuttu. Neden bilmiyorum ama kestane yemek çok büyük bir meseleymiş gibi gelirdi. Kestane yiyecek ve ertesi gün okulda arkadaşlarıma kaç tane yediğimi anlatacaktım. Tabi onlar da bana. Belki de bu yüzdendi, bilmiyorum. Zaten bir sebebi de olmasın bence...
Şimdi pazar günleri terk edilmiş gibi. Herkes farklı bir koşturmaca içinde, tüm aileyi toparlayan büyükler hayata çoktan veda etmiş. Konuşacak, dertleşecek konular azalmış çünkü stres, kaygı, mutsuzluk sarmış dört yanımızı. Kısacası hiçbir şeyin tadı kalmamış. Artık en büyük keyif o eski fotoğraflara bakıp anı tazelemekmiş belki de...

11 Kasım 2017 Cumartesi

Vardır Bir Hikmeti: Tarçınlı Su

Hiç abartmıyorum son zamanlarda hangi tarafa dönsem 'ay tarçınlı su içiyorum şöyle zayıflıyorum', 'aman günde şu kadar içtim haftada şu kadar verdim', 'tarçınlı su içmediğim günlere yazık be yazık' nidalarıyla karşılaşıyorum. İşin aslı tarçını pek de sevmem. Çubuk tarçın bir yana, toz tarçının kokusuna hatrı sayılır bir müddet dahilinde maruz kalmaktan hoşlanmam. Hatta bazen durduk yere tarçına karşı içimde bir duvar örer, işi inada bindiririm hihihi! 😁
Gel gelelim bu 'hayat boş tarçınla coş' kampanyası adeta bir çığ gibi hız kesmeden büyüyor da büyüyor. Sen misin benimle yarış eden ey tarçın diyerek sordum soruşturdum. Amacım bu yöntemi bulup deneyen ve bir sonuca ulaşamayan insan evladı bulup kendimi haklı çıkartmak. Ben sevmiyorum kimse de sevmesin yani(!) Arkadaş, bir tane canlı olmaz mıymış bu yöntemden memnun kalmayan? Vallahi yok. Gencinden yaşlısına her kesim Coca Cola' nın formülünü bulmuşçasına mutlu! Hanımların önceliği kilo vermek de, beyler de mi memnunmuş derseniz vallahi de öyleymiş. Tecrübeyle sabit.
Hal böyle olunca kaderime razı olup hem uygulamaya koymaya hem de bir yazı yazmaya karar verdim. Kim bilir belki ilerde tarçın cumhuriyeti falan kurarız, en azından yazı yazmıştım derim bir havam olur. 😎


  • Güçlü bir bağışıklık. Sanırım tarçınlı su ile gelen birinci ve net fayda bu. Özellikle metabolizması yavaş bireyler için de alternatif konumunda.

  • Yağ yakıcılık. Gitsin yağlar verilsin kilolarrr!

  • Sıkı gözenekler. itiraf ediyorum bu özellik beni şaşırttı. Sen tarçınsın kendine gel diyordum ki meğer düzenli kullanımda gözenekleri de bir düzene koyuyormuş kendileri.

  • Güçlü bir hafıza. Hele ki bu devirde kim istemez değil mi?

  • Azalan tatlı isteği. Oo sevgili tarçın yine hanımlara oynamış. Azalsın tatlılar gitsin kilolarrr!

  • İltihap önleyicilik. Hani bazı zamanlarda boğazımızda tam da netleşmeyen pürüzler olur. Uğraşır uğraşır bir türlü kurtulamayız ya, hah işte bu fayda da onun için.

! Fakat tabiki de tarçın buldum, hücum mantığıyla hareket etmemekte fayda var. Her daim olduğu gibi tarçının da fazlası zarar. Aşırı kullanımında kabızlığa ve ufak tansiyon problemlerine yol açabiliyor.
Eh, deneyelim görelim...

*yeşil elma ile tarçınlı su çok yakın dostlarmış.

7 Kasım 2017 Salı

Kapıldım Gidiyorum

"İnsan insanın kurdudur."

Öyle hak veriyorum ki bu çıkarıma, öyle doğru, öyle doğrudan tecrübe edilmiş. Hani düşünürsün düşünürsün ve eninde sonunda somut bir sonuç elde etmek istersin. İçini kemiren, beyin sınırlarını zorlayan, ruhunu daraltan tüm unsurlara bir dur niteliğindedir o şey. İşte bu cümle de öyle...
Ne istiyoruz birbirimizden ya da derdimiz ne bilmiyorum ama özümüzde öylesine bir bencillik var ki, kendi mutsuzluğumuzu başkasına devretmekten umarsız bir haz duyuyoruz. Çıkarlar, yarışlar, kıyaslamalar ya da ihanetler silsilesi bir yana içimizdeki saf ve iyi niyeti öyle ya da böyle geriye iteliyoruz.
Geçen hafta arkadaşımla şehir dışına kısa bir yolculuk yaptık. Mola sırasında da bir köşede durup insanları incelemeye başladık. Hem çok manasız hem de çok sistematik bir işleyiş vardı. Kimse kimsenin umurunda değildi tabi. Asık, öfkeli ve belki de korkmuş suratlar... Hızla işini halletmeye çabalayan gergin bireyler... 
Şu sıralar insanlara fazlasıyla kafayı takmış durumdayım biliyorum. Sanırım yaş ilerledikçe ve tabi yaşanmışlıklar biriktikçe tahammül sınırlarımda gevşeme yaşıyorum. Eskiden görmezden gelebileceğim çoğu durum şimdi anında bir sorun haline dönüşebiliyor. Eskiden mutlu eden çoğu şey de artık tesir etmiyor tabi. Bir noktadan sonra içinde bulunduğum bu 'ruh hali' dayanılmaz olmaya başladı. Öyle takıntılı ya da problemli bir karakter sergilemiyorum ama yine de insan düşünmeden edemiyor işte...
Hayat zor klişesini dilimize doluyoruz ama hayat ciddi anlamda zor. Zorlayıcı ya da yıpratıcı. Hatta zaman zaman kırıcı. İşte bunlar hep tecrübe değil mi?
Ancak ben herşeye rağmen bireyin karakteristik değerlerinden vazgeçmemesi gerektiğini savunuyorum. Daha doğrusu bir insan nasıl olur da iyiyken iyi ama kötüyken 'tam anlamıyla' kötü olabiliyor, anlamıyorum. Sonuçta insan bir durumdan hoşnutsa hoşnuttur, bir tavır onu rahatsız ediyorsa ediyordur. Ya da bir düşünce sistemine karşı mesafeliyse mesafelidir. Gün geldiğinde bunları unutup tersi hareketler sergileyen insandan ben şüphe duyarım vallahi, eğri oturup doğru konuşalım. Şüphe duymak demek beraberinde mutlak bir sorgulamanın da gelmesi demek. Biraz komik gelebilir fakat insanların bazen şizofrenik hallerinin olduğuna inanmaya başladım sanırım(!)
Bazen çok doluyorum. Üzüyorum kendimi. Belki haksızlık ediyorum kendime. Sanırım en çok da kendime özür borçluyum.
Ha bir de olmak istediğim bir yer var. Özlediğim anılar, insanlar... Yapmak istediğim şeyler var mesela. Uzun uzun konuşmak ve bu tadı doyasıya yaşamak istediğim alanlar... Adına büyümek diyorlar ama, neyse işte...