16 Ocak 2017 Pazartesi

Farkındalıklar ve Diğerleri

Ben bazı insanların bazı davranışları bilerek yaptığını düşünürüm. Genellikle bu durumu da takıntı olarak nitelendiririm. Çünkü birkaç gözlem sonucunda anladım ki, insanlar anlayış konusunda epey kıtlar ne yazık ki. Mesela yıllarca arkadaş olduğunuz bir insanı her yönüyle tanıdığınızı ve artık sıkıntı içine girmeden hareket edebileceğinizi düşünürsünüz. Ama öyle anlar vardır ki -sabır noktanızı sınayanlardan- döner bakarsınız ve 'benim tanıdığım insan gerçekten bu mu?' diye sorarsınız defalarca. Evet belki hatayı başkasında aramak hep bize kolay gelmiştir ama böyle bir durumla karşılaştığımda kendime en önemli tavsiyem asla pes etmemek üzerine olmuştur. Pes etme kavramını burada daha 'aksesuar' niyetine kullanıyorum aslında. Şöyle ki, eğer kendinize güveniyorsanız ve akıl tartınızda bir eşitliğe ulaşabilmişseniz, aynı zamanda sahip olduğunuz değerler ışığında yolun sonunda bir ışık görebiliyorsanız ne olursa olsun peşini bırakmayın derim. Bırakmayın ki bir insan başka bir insan üzerinde bir açık yakaladığını sanıp da dengesini kaybetmesin. O hatayı yapmaya bile kalkışmasın ama varsayalım yaptı, onun hata olduğunu keskin çizgilerle anlasın.
Bazen -ve son zamanlarda sık sık- kendimi kontrol ediyorum; yanlış yapıp yapmadığıma dair. Arada sırada kendime olağandan fazla kızıyorum. Belki de bazı şeyleri yediremediğimdendir kim bilir.. Ama belirli zamanlarda hızla gelip geçen bir anımsama oluyor, hani böyle beyninizin arka planına itelediğiniz ama varlığından her daim haberdar olduğunuz şeyler gibi. Sanırım buna insanların çıkarlarına yönelik davranışlarını farketme farkındalığı desem yanlış olmaz. Çünkü birşey oradaysa oradadır, siyahsa siyah, beyazsa beyazdır. Gözle görülebilen ve aksi ispat edilemeyen hiçbir şey için kimse savunmaya geçemez. İşin komik tarafı ne biliyor musunuz? Savunmaya geçmeye çalışanlar. Yani kendini hep en önde görüp hep en doğrusunu yaptığını sananlar. Gündelik hayatta adım başı karşılaşabilirsiniz ve eminim karşılaşıyorsunuz da. Ama bir yerden sonra ve tüm iyi niyetler tüketilmişken sadece durmak ve sonsuza dek durmak istiyorsunuz. Tam da bu noktada insanoğlunun hissetme yetisi hem avantaj hem dezavantaj diyebilirim. Çünkü galiba en kötüsü o şeyi hissetmek ve sonrasında da o hissin doğru olduğunu tecrübe etmek.
Bendeki yazma isteğinin en çok böyle zamanlarda oluştuğunu farkettim nedense. Ha bir de bu tip farkındalıklar insanlar arası samimiyetin en büyük düşmanı. Samimiyet kaybı da güven duvarlarını bombalayan yegane ekipman. Dolayısıyla birbirine hassas zincirlerle bağlı bu düzenekte sık sık fazlasıyla yorulduğumu kendime hatırlatmışımdır. Açıkçası bunu pek tercih etmezdim çünkü 'bilmek' bazen gerçek anlamda can sıkıcı ve hatta acı verici olabiliyor. Çoğu insanın olduğu gibi benim de aklıma 'ne yapmalıyım' soruları haddinden fazla geliyor, ancak benim için bir sınırdan sonra çabalamak akıntıya kürek çekmekten farksız. 
Büyüklerimizin dediği olgunlaşma olayı heralde bu sınırla birlikte zincirlerinden koparak özgürleşiyordur değil mi?..
Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder