13 Mart 2017 Pazartesi

İletişimsizlik Sorunsalı

Bu hayatta yaşadığım ne kadar olumsuzluk varsa eminim ki hepsi de bir noktada iletişimin kesilmesinden kaynaklanmıştır. Açıkçası ben yetişkin bir bireyde kendini ifade edebilme potansiyelinin gelişmiş olmasından yanayım. İlla okusun, eğitim alsın ya da kurslara gitsin kendini hırpalasın demiyorum. Sonuçta hepimiz bu toplumun birer parçasıyız ve gün içerisinde fazlaca etkileşime geçmekteyiz. İnsanı insan kılan unsur da zaten bu etkileşime geçme çabasından geliyor. Dolayısıyla iletişim kurmanın bir beceri olduğu sonucuna da ulaşabilirim buradan.
İnsanın kendisiyle baş başa kaldığı anlara dikkat edin. Genelde kendisini nerede nasıl ne pozisyonda konumlandıracağına dair planlar yaparken bulursunuz. Çünkü biz insanlar olay anında pek aktif olamayıp sonrasında zaman geçince söyleyecekleri ya da yapacakları aklına gelen canlılarız. Bu yüzden de bunu bir eksiklik kabul ederek kendimizi daha iyisine, daha özgününe alıştırmaya çalışırız. Aslında olması gerektiği gibi yalnızca sağlıklı iletişimler kurabilsek belki de bu çabalara gerek kalmayacak.
Hep ilk iletişim ailede başlar gibi klişeler duymuşuzdur hepimiz. Aslında çok doğru; iletişimin ilk evrelerinin tohumlarını atan ebeveynlerdir. Temel gereksinimlerin kazanılmasında büyük payları vardır. Yani ne kadar doğru ve sağlıklı bir ortam, o kadar kendisini ifade edebilen bireyler. Fakat ebeveynlerin belirli bir yere kadar suladığı bu tohumları filizlendirmek doğrudan kişisel tercihlerle alakalı bir durum. Sonuçta her sağlıklı iletişim kurulan aileden dört dörtlük bir insan yetişecek diye bir kural yok. Ya da tam tersi için de geçerli. Önemli olan yetişmişlik derecesinin farkında olmaktır bence. 
Mesela hepimiz televizyonlarda ya da sosyal medyada toplum tarafından kendisini yetiştirmiş bireyler olarak kabul edilen insanları görmekteyiz. Fakat bir bakıyoruz normal şartlar altında başarısı yüksek olan bu insanlar, yeri geliyor iki lafı bir araya getirecek üreticiliğe sahip olamıyorlar. Ya da en olmadık yerlerde büyük gaflara imza atıyorlar. E haliyle toplumda çizdikleri o imaj da doğrudan zedeleniyor. Demekki neymiş, herşeyi bilip çok konuşmak değil, çoğu şeyi bilip düşünerek konuşmak gerekiyormuş. Ama ve lakin hepimiz insanız biliyorum ve hata yapmamız çok normal. Zaten hepimiz kusursuz olalım demiyorum ve kimseyi de eleştirme niyetinde değilim açıkçası. Çünkü benim de kendime dair bir potansiyelim ve kapasitem var ve ben de bu sınırlarım dahilinde iletişim becerilerimi geliştiriyorum. Neyse konuyu fazla dağıtmayayım. Evet, iletişimsizlik denen bu meret gerçekten de tam bir hayal kırıklığı oluyor çoğu zaman. Sanıyorum bu konuda gurur- ego ikilisinin rolünü görmezden gelmek yanlış olur. Çünkü bazı zamanlarda ne kadar kabullenmesek de farkında olalım ya da olmayalım bu ikilinin etkisi altında fazlaca kalıyoruz. Bu da ne yazıkki bizi hoş olmayan sonuçlara götürüyor.
Buna en basit örnek olarak arkadaş ilişkilerini vermek istiyorum ki ben, insan hayatında arkadaşlık ilişkilerinin önemine çok çok fazla inanan birisiyim. Birgün artık kendi kararlarınızın başına geçmeye başlıyorsunuz ve ailenizden sıyrılıp toplum içerisinde bir yer edinmeye çabalıyorsunuz. İşte bu yolda yanınıza aldığınız kişiler de hayat gidişatınızın belirleyicileri oluyorlar. 
Ben her zaman için ortada bir problem varsa konuşarak halletmekten yanayım. Karakterim gereği de gerginlik taraftarı değilim açıkçası. Ancak zaman geçtikçe -ve tabiki tecrübe edinmeye başladıkça- anladım ki bazen bazı insanlarla kesinlikle ama kesinlikle iletişime geçilmiyor. İsterseniz havada on takla atın, dünyayı koşarak dolaşın ama iletişim kurmanız imkansız! Açıkçası bunun farkına neden bu kadar geç vardığıma dair kendimi çoğu kez sorgularken bulduğumu da söylemeden edemeyeceğim. Sanırım farkına varmak da farkına varmamış olmak da pek hoş bir durum değil. Neyse, bu tiplemelerin genel özelliği sürekli ama sürekli, durmaksızın, nefes almayı unuturcasına konuşmaları. Kendilerini çok konuşarak haklı çıkacaklarına dair bir karara yıllaar yıllaar önce inandırmışlar belliki(!). Diyelim ki bir gaflete düştünüz ve birşeyleri açıklamaya mı kalkıştınız, koşarak uzaklaşın derim ben. Çünkü kendi dünyalarında efendi de köle de onlar. Kral da, halk da.. Bu yüzden de dışarıdan gelecek müdahalelere karşı savunma mekanizmaları her daim hazırda bekliyor. İyi birşey mi diye soracak olursanız, tabiki de değil hatta kötü tarafı daha ağır basıyor. Bir de açıkçası iki insanın karşılıklı iletişime geçmesinden daha doğal ne var ki diye düşündüğünüzde durumun vehameti daha da fazlalaşıyor. Böylesi bir durumla hayatın ilerleyen zamanlarında daha fazla karşılaşıldığını söyleyebilirim. Mesela en basitinden üniversite hayatı. Bu tür kopuklukların neredeyse merkezi olarak nitelendirebilirim. Aynı anda aynı ortamda türlü çeşit beyinle aynı paylaşımların yapılmaya çalışıldığı bir platform orası. Dolayısıyla insanlar, laf anlatmaktansa kolay yolu seçip iletişimi tamamen kesmeyi tercih ediyorlar. Ha bunun yanı sıra kimileri de varki aslında içinde bulunduğu durumdan kesinlikle hoşnut olmamasına rağmen 'mış gibi' yaparak günü kurtarmayı hedefliyor. Hatta yeri geliyor önemli başrollerde görüyorsunuz onları. Ama işte eninde sonunda aslında ortada gerçeklikten uzakta kurulamamış iletişimlerden başka 
birşey olmuyor.
Velhasıl kelam, hayatta bizlere verilen değerli zamanlar boyunca eğer birşeyleri başaran olmak istiyorsak önce bir dönüp kendimizi onarmaktan başlamalıyız işe. Zaten öncelikle kendisine faydası dokunan bir bireyin çevresini güzelleştirmesi de kaçınılmaz olacaktır. Bir de ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın -biliyorum bazen şartlar ciddi anlamda uygun olmuyor, herşey her zaman toz pembe değil- ufak da olsa karşımızdaki insanın anlayacağını düşünüyorsak tereddüt etmeden konuşmak gerektiğine inananlardanım ben. Sonuçta insan olmanın temel gereksinimleri birşeyleri paylaşmaktan, fikir alışverişinden ya da ortak paydada buluşmaktan geçiyor.
Umuyorum ki birgün hepimiz hayat boyu sağlıklı iletişim kurabilenlerden olabiliriz... 😉
Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder