18 Mart 2017 Cumartesi

Zamanın Kovaladığı Değil, Zamanı Kovalayan Anneler

Açık konuşmak gerekirse kendimi bildim bileli hayatta kendisine bir duruş edinmiş, mesleğinde belirli başarılara imza atmış, bununla yetinmeyip hayatında diğer yarısını bularak bir de üzerine çocuk yapmış 'çalışan anne' kategorisinin altın üyeleri hep dikkatimi çekmiştir. Ortak bir hayat yaşıyoruz ama onların 'zamanım yok, yetişemiyorum, vay anam aman!' diyenlere en güzel cevap olduğunu düşünürüm hep. Çünkü zamanın ruhu denilen o trene çoktan binmişler ve inmeyi bir kere bile düşünmemişler.
Bunun çok çok zor olduğu düşüncesine kesinlikle katılıyorum çünkü kendi kişiliğinin patronu olmak ayrı, başka bir bireyin tüm sorumluluğunu üzerine almak çok ayrı. Onu da geçtim sonuçta sil baştan bir insan yetiştirmek gibi bir görev edinmek her insanın kolay tercih edeceği bir yol olmasa gerek. Bu gelişime bir yandan pozitif bakıyorum ama diğer yandan da hatrı sayılır çoğunluğun tam tersi gidişatı üzmüyor değil. Malesef ki çoğu kadın, çoğu anne evlat sahibi olduktan sonra sanki hayatı tamamlamış da ekstraları yaşıyormuşçasına kelimenin tam anlamıyla 'kendinden vazgeçme' psikolojisi içerisine giriyor. Burada dış faktörleri şuan için bir kenara bırakacağım çünkü herkesin sahip olduğu olanaklar farklı. Ben sadece bireyin kendi benliği ve kendi psikolojisi dahilinde fikirler üretebilirim. Evet, kendinden vazgeçme psikolojisi için birgün anne olmak gibi bir şart koşulmuyor tabi ama genel bir gözlem yaptığımda bunu rahatlıkla dile getirebilirim. Bana göre olay şöyle başlıyor; hayatının en büyülü anını yaşadıktan sonra anne, kendisindeki değişimlere bir türlü ayak uyduramıyor. Bunu yalnızca fiziksel değişimler olarak düşünmeyelim. Hal- hareket, tavır da fazlaca önem taşıyor. Bu nedenle aynaya her baktığında 'amaan zaten kim görüyor ki boşver' gibi sinyalleri bir ordu halinde beynine iletiyor. Hal böyle olunca yüz defa aynaya bakıp bunu söylüyorsa, bir adım sonrasında artık dayanamayıp isyan etmeye başlıyor. İsyan etmek derken 'yeteeer yaşamak bana artık bir zulüm, daha fazla dayanamıciim!' tarzı birşey değil tabiki. Kendi kabulleniş mekanizmasında kendisi için duvar örmeye başlamasından bahsediyorum.
Böylesi bir süreci yaşayan çoğu anne ne yazık ki tüm bunları yalnız yaşamaya mahkum kalıyor. Etrafında onu anlayan, onun tavırlarını sentezleyebilen ya da onu dinleyen birisi olmadığında kendisini hayattan soyutlanmış hissetmeye başlıyor. Ancak çevresinde olumlamalar yapan bireylere sahipse en azından bu sürecin toparlanmasını daha hızlı gerçekleştiriyor diyebilirim. Hemen bir empati yapıyorum ve ulaştığım tek sonuç, aile arası çatışma oluyor. Yani hem anne, hem eş, hem de çocuğun yaşam alanına sağlıksız müdahaleler gerçekleşmiş oluyor ki bu durum özellikle çocuğun gelişim evrelerine denk geldiğinde büyük tehlikeler oluşturabiliyor.
Diğer bir mesele 'kendime vakit ayıramıyorum' meselesi. Bunun da diğerleri kadar tehlike barındırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Diyelim ki anne üniversite mezunu ve mesleğine ara vermek durumunda kalmış. Başlangıçta pek aklına gelmese de zaman ilerledikçe o eski dinamik haline, pratik haline fazlaca özlem duymaya başlayacaktır. Eskiden her hafta bir kitap bitirdiği düşüncesi bile onu yerle bir etmeye yetecektir. Dolayısıyla yeniden eski formuna kavuşmak isteyen anne çok az da olsa birşeyleri başarabilmek ister. Fakat gündüz çocuk, akşam eş, ev işlerini de unutmazsak kendisine ayırabileceği beş dakikası bile kalsa hevesi kalmıyor. Bir de şu fiziksel açıdan eski görünümüne kavuşma isteği var. Sanırım annelerin çoğunluğunun problemi bu yönde. Malum çocuk ile birlikte vücutta meydana gelen değişimler bazen kalıcı olabiliyor. İşin içine biraz genetik faktörü biraz da hareket halinde olma girince kimisi için bu hiç sıkıntı olmuyor. Ancak bunu dert edinen anne, her pazartesi spor yapmaya niyetlenip her salı bu fikirden koşarak uzaklaşıyor. Çünkü kafasında nasıl bir program yapacağını şaşırdığı için bir anda her yöntemi uygulamak ve jet hızıyla sonuç almak istiyor. Zaten spor salonuna gitmekmiş, vay efendim yüzmeye, pilatese gitmekmiş vuhuu nasıl bir hayal dünyası belli değil! E evde karın kası, kol, bacak sıkılaştırma çalışayım dese beş dakika yapsa günün geri kalan tamamında muhakkak çocuk ile ilgilenmesi gerekiyor. Çocuk da gerçekten ilgi istiyor şimdi eğri oturup doğru konuşalım, öyle 'ay uyuttum melekler gibi uyur, birşeye ihtiyacı olmaz.' demekle iş bİtmiyor. 
Şimdi yazının en başındaki o 'çalışan anne kategorisinin altın üyeleri' ne dönmek istiyorum. İnsan şaşırıyor değil mi? 'E madem öyleydi her anne demekki böyle olabilirmiş.' diyor. Doğru aslında. Sonuçta bu tip anneler yani hem çalışan, hem eve bakan, hem çocuk büyüten anneler biyonik anne olmadığına göre ya da ölümsüzlüğün formülünü keşfetmediklerine göre(!) bu iş inanç ve kararlılıkla, biraz da azimle gerçekleşiyor diyebilirim. Evet yineliyorum, herkesin hayat şartları aynı değil, herkes aynı kulvarda yarışmıyor. Ancak ne olursa olsun her bireyin kendi kapasitesi dahilinde başarabilecekleri mutlaka vardır ben eminim.
Önemli olan 'zamanın ruhu' nu kendi ruhunda hissedebilmekten ve bu adımı atarken kendine güvenebilmekten geçiyor. Hayat insana ne sunarsa sunsun bir noktada durup bir soluklanıp, yüzümüzü ışığa çevirerek ve sahip olduklarımızın varlığına şükrederek birşeyler yapmaya niyetlenirsek eninde sonunda kazançlı tarafa geçeceğimize inanıyorum.. 😍

Tepkiler:

0 yorum:

Yorum Gönder