13 Nisan 2017 Perşembe

Acıyı Sevmek Olur Mu?

*yaşanmışlığı hakkında şüphe duyulmayan şeyler

...

Ilık bir bahar sabahı başına geçtiğim işi tamamlamak arzusuyla pür neşe yola çıktığım birgün, hiç ummadığım ya da belki alışılagelmiş bir durumun yeniden hayat bulmasıyla şaşırdığım bir anda, o uzun koridorun sonunda gördüğüm bu yüzü ömrüm boyunca unutamayacağımı eğer zamanında birileri söyleseydi , bu denli savunmasız yakalanmazdım belki de. O gün içimden 'saçmalama biz hepimiz bunca gündür tek birşey için çabalıyoruz, şimdi durduk yere bunları yerle bir eden sen olursan bir daha kimse toparlayamaz.' deyip durmak mı daha zordu yoksa o tempoda hiçbir şey olmamış gibi davranmak mı, bilemiyorum. 
Biz insanlar varoluşumuzu tamamladığımızı düşündüğümüz günden itibaren isteriz ki hayatı bize daha katlanılır kılan şeyler yol göstericimiz olsun. Açtığımız her kapıda mutlaka bir arayış içine girerken aslında ne kadar muhtaç olduğumuzu kendimize bir türlü inandıramasak da umursamadan devam ederiz. Bazen -ya da çoğunlukla- nerede bize ters, tarzımıza zıt ve bir nebze de olsa ulaşamayacağımızı bildiğimiz şeylere yönelirken buluruz kendimizi. Çünkü ulaşamıyoruz ya, gözümüzde devleştirdiğimiz o 'şey' artık imkansız sayılabilecek ya. Utanmasak paha biçemeyeceğiz. Fakat bazen o şeye ulaşılabilir olmaktan çok aradaki yaşanmışlıklar daha dikkatimizi çeker. Benliğimizi orada tatmin ettiğimizi düşünür ve tüm riskleri kucaklayarak yöneliriz, bıkmadan..

...

Çoğu zaman kendimi geçmişin muhakemesini yaparken nefesim kesilmiş buluyorum. Gerçi eskiden kendimden sonsuz bir hızla kaçıyordum, artık en azından biraz da olsa kabullenebilmiş olmayı başardığımı düşünüyorum. 'Unut, geride bırak. Yoksa yoluna odaklanamazsın!' dediler. Yanlış biliyorlardı. Hem iç dünyamda neler döndüğünü kim bilebilirdi ki? 
Herkes aynı yargıyla üzerime gelmeye devam ettikçe içimdeki suskunluk kendisini bir balon gibi şişirdi, şişirdi.. Ve sonunda kimseye belli etmeden patladı. Ben de onların aksine unutmadan yoluma odaklanmayı tercih ettiğimi düşünerek en azından işin ucundan tutmayı kendime kabul ettirdim. Ettirdim ettirmesine de.. Ah şu aklımdaki karmaşa bir son bulsaydı! Şu belli belirsiz portre çıksaydı ya kafamdan hemen. Hem hani nefret bile etmeyecektim? Hani nefret en güçlü duyguydu ve o silinince herşeyi de beraberinde silerdi? 'Eh, sildi ya zaten' dedim mırıldanarak da olsa. Sonra anladım ki ruhun da alışkanlık edindiği şeyler varmış. Mesela köpeği ölünce onun varlığını sadece duyduğu acıyla yaşatan kadının yaptığı gibi. Zaten hiçbir fark yoktu, o köpeği için acı duymayı tercih etmişti, ben de.. Ben de acı duymayı tercih etmiştim işte. Fakat kuvvetli şekilde şaşkınlığımı gizleyemedim doğrusu. Bana göre halen en güçlü duygu nefret ancak şuanda aklım, mantığım, benliğim ya da her neyse, yalnızca acıdan beslenmek ve acıyla bütünleşmek istiyordu. 
Derin bir nefesi içime çekip 'aferin kız, büyük konuşulmadık bir bu kalmıştı bunu da yapmışsın, azmine hayranım!' diyen iç sesimi bastırmak istesem de yapamadım çünkü doğruydu. Zaten ne geldiyse büyük konuşmaktan gelmişti işte, olmaz denilen herşeyin baş rolüydüm ne de olsa. Çektiğim nefesi usulca bıraktım..
Tepkiler:

4 yorum:

  1. Benim için nefret duygusu,da bir şey ifade etmiyor sanırım bende duygusuzluk baş göstermiş :( Kendime ne diyeceğimi bilemedim vallahi :) İçsel döküş oldu şuanda benimkisi sanırım. Acıyı sevmek oluyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Belki de geçiş dönemi sevgisidir bu.. ;)

      Sil
    2. Yaş olarak baya olgunlaştım. Yıllar insanı daha katı ve daha sert bir hale getiriyor aslında yukarı,daki anlatım kısmı özünde o aslında Sevgide biter bazen nefrette :) Boşverelim en güzeli :)

      Sil
    3. Haklısınız yıllar insanı gerçekten de katı ve sert yapıyor. Boşverelim tabi ama işte insanoğlu ondan da bıkıyor bazen.. :)

      Sil