3 Mayıs 2017 Çarşamba

Ümitsiz Vaka

İnsan kendisini, gerçekte ne ise, onunla ilişkilendirdiği zaman ümitsizlik aşılır.

Felsefe dünyasının afilli isimli üyelerinden Kierkegaard* der ki; 'insan varoluşunun temelinde bir görev ve sorumluluk bilinci vardır.Fakat insanlar bu sorumluluklarından öylesine kaçarlar ki, bir zaman sonra farkına varmadan ve bilinçdışı bir durumda ümitsizliğe ulaşırlar.' Bu sorumluluktan kaçma durumu ise tamamen dış dünyanın insana daha çekici gelmesiyle alakalı bir mesele. Çünkü sorumluluğa dönmek demek içine/ özüne dönmek demek ve bu da bir noktada insanın yalnızlaşması demek. Kierkegaard' a göre yalnız olan insan, kendi olabilmeyi başaran insandır. Ve tabi ki bu şekilde de ümitsizliğini aşabilir. Felsefe dünyasına burada veda ediyorum çünkü bu derin denizde şuanda yüzmek için dermanım yok sanırım(!)
Gelelim ümitsizlik sorunsalına... Bu sabah nedense hiç uyanmak istememiştim. Saat çok erkendi, dışarıda yağmurlu bir hava vardı. Hiç şaşırmadım hatta kar bile yağabilirdi, bu da şehrimin karakteristik bir özelliği ne de olsa. Sonra neden uyanmak istemediğimi sorgulamaya başladım. Herhalde kasvetli havanın etkisi büyüktü diye düşündüm önce. Ama sonra aklıma meselenin bir hava durumundan ibaret olmadığı geldi. İç sesim 'hergün aynı şeyler oluyor acaba bugün de uyanmasan mı' gibi birşeyler mırıldanıyordu. Ay hiç de sevmem böyle monotonluktan dert yanmaları, şimdi tutmuş bir de ümitsiz ruh haline girmiştim. Eh o zaman ben bir yazı yazayım madem diyerek işte bu satırlarla buluşmuş oldum.
Biz insanlar bu hayatta attığımız her adımda kişisel huzurumuzu dengelemeyi planlarız. Sonuçta herşey insanlar için ve -mutluluğa ulaşmak demeyeceğim ama- huzuru biraz olsun yakalamak önem kazanıyor. Mutluluğa ulaşmak zaten yalan olmuş... Fakat talep ettiğimiz şeyler öyle kolay yoldan bizlere ulaşmak yerine her daim engebeli arazilerde varlık bulurlar ve aynı zamanda her daim de bir bedel ödetirler. İşte sorumluluk almak bu bedellerin somutlaşan ilk örneği. Burada çok basit bir döngü var; önce arzu nesnelerinin bir listesi yapılarak insanlara sunuluyor. Sonra da bu nesnelerin elde edilmesi için bir 'performans' bekleniyor. Hani Maraş dondurmacılarıyla dondurmayı kapmak için hunharca savaş verir ve git gide sinir katsayımızda yükselme yaşarız ya, işte öyle birşey. O dondurmayı ilk hamlede alamazsak güleriz, ikinci hamlede alamazsak hafif serzenişte bulunur ama yine devam ederiz, fakat iş üçüncü hamleye geldiğinde artık zaten onu alamayacağımıza inandığımız için ümitsizliğe kapılıveririz. Yani dondurmayı yemek istediğimiz için baskı yapan sorumluluğu terk edip, yerini hemen başka birşeyle doldurmaya çalışırız. Bunu da hiç sorgulamadan ve farkında olmadan gerçekleştiririz.
Son zamanlarda kafamı hangi tarafa çevirsem devrilmiş omuzlarla, bezmiş bakışlarla ve adeta ruhu çekilmiş bedenlerle karşılaşıyorum. İster hayat mücadelesi versin, ister bolluk içinde olsun farketmiyor, herkeste bir 'ben yoruldum hayat gelme üstüme' modu. Hal böyle olunca ben de bu durumun gerçek sebebini sorgulamaya başladım. Örneğin bir arkadaşım spor yapmak istiyor, yeni yerler görmek istiyor, kitap okumak istiyor, sinemaya gitmek istiyor, başarı istiyor ve bir de mutlu olmak istiyor. İstiyor istemesine de kitap okumak için önce bir kitap edinmesi gerektiğini bile bile geri plana atıyor mesela. Çünkü kitap edinmesi için hazırlanıp evden çıkması ve bir kitapçıda vakit harcaması gerekiyor. Bu işin en basit örneğiydi, bunu tüm bir hayata genellesek de yine aynı sonuçlara ulaşacağımızı düşünüyorum.
Şimdi yazıya girerken yazdığım ilk cümleme dönmek istiyorum. Evet, tek hata 'birşey olmak istemek.' Neden? Daha doğrusu şöyle; neden dış dünyaya hiç olmadığımız kadar kendimiz olduğumuz hissi verirken iç dünyamızda tam tersine kendimizden bir o kadar uzağız? Çünkü içimizde sonlu bir ümitsizlik var da ondan. Yani bedenimizi, kalbimizi, aklımızı sadece anlık olaylara odaklıyoruz ve malesef sürü psikolojisine bürünüyoruz. Ve nedense içimizden buna mutlak bir bağ oluşturuyoruz. Benlik denen birşey var yahu! Güzel, çirkin, yakışıklı, uzun, kısa, saf, inatçı, duygusal vs. her nasıl adlandırmak istiyorsanız... Bu benliktir. Eğer dış dünyaya bağlantılı olma kuralı olsaydı senlik olurdu değil mi ama!
Fakat tüm bunlara rağmen ben yine de insanoğlunun ümitsizliğinden tamamen kurtulabileceğini düşünmüyorum. Çünkü ümitsizlik ya çok güçlü olup hakimiyet kurmaktan doğar, ya da çok güçsüz olup bir köşeye sinmekten... Sanırım bu da kafamda bir sonuca bağlayamamış olmanın sahip olduğu bir çelişki. 😶

*Malum wikipedia terk- i diyar eyledi. En genel açıklamasıyla, varoluş felsefesinin neredeyse büyük babası sayılacak kişi. 

Tepkiler:

8 yorum:

  1. Hayal etmeyi bırakmadıkları sürece ümitsizlikten kurtulamicak insanlar canm :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yani bu gidişle hiç kurtulamayacak.. :)

      Sil
  2. İnsanlar kolay olana yöneliyor. Hepsi bu...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten de öyle. Herkesin aklında bir 'hep bana' anlayışı..

      Sil
  3. Her yolu deneyip de ters yüz olduğumda, ya da kafam çalışmayıp da bir yerde tıkanıp kaldığımda ümitsizliğe düşerim. Ancal etrafımda mutlaka beni bir cümlesiyle ışıtan birileri olmuştur. Ben de hevesliyim sanırım yeniden ayağa kalkmaya :)
    Çok güzel bir yazı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ben de bazen ileri gider beni ayağa kaldırmaya çalışanları da ümitsizliğe sürüklerim ama uzun sürmez neyseki.. Teşekkür ederim, beğenmenize sevindim. :)

      Sil
  4. oooooo derinden gitmişsin. kierkegaard ve varoluşçuluk. bak bu yazdığın konuda müthiş bir kitap var. erich fromm, sahip olmak ya da olmak :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hakkaten baya derin bir konu ama kenarından geçtim bu seferlik :) Hemen not ediyorum o halde;)

      Sil