19 Temmuz 2018 Perşembe

Yerin De Kulağı Olmasaymış

Dilin kemiği yok derler ya, aman ne mübarek bir çıkarımdır o öyle! Her sabah, yolda, işte, sporda ya da evimde otururken bile çok daha fazla tecrübe ediyorum bu durumu. Daha doğrusu ısrarla gözümüze sokuyorlar demeliydim belki de...
Yine geldim insanlığın garipliklerinden dem vuruyorum değil mi? 
Fakat nasıl vurmayayım a dostlar! Zamansal boyutlamalarda bir nokta kadar sınırlara sahip şu 'dört duvar' yetmiyor bizlere. Yetiremiyoruz, yediremiyoruz, geçinemiyoruz bir başkasıyla. Bulduğumuz boşlukları adeta bir fırsat bilip bazen sevdiklerimizin, bazen de hiç tanımadıklarımızın hakkında umarsızca konuşuveriyoruz. Bknz. arkadan konuşmak/ dedikodu yapmak. 👀
İnstagram çok ayrı alem vallahi. Arkadan konuşma felsefesinin adeta en büyülü kıvılcımı gibi. Sırf bu gaye uğruna orada dönen bir ticari piyasa olması fikrine ben halen alışabilmiş değilim. Düşünsenize bir blogger kişisi oturuyor ve vay efendim şu şöyle yapmış da, şu şununla görülmüş de, bilmem kimin arkasından bilmem kim şunları demiş de falan diye ciddi ciddi yazılar yazıyor. Hem de bu iş için saatler harcadığını da belirterek(!) Sonra da o yazdıklarının birileri tarafından takdir edilmesini/ değer görmesini/ maddi açıdan ödüllendirilmesini bekliyor. İyi de neden? Madem o kadar çok boş vakit var, gider bir kitap okursun misler gibi. Ya da ne bileyim, pek fonksiyonel ulvi fikirlere sahip olduğunu düşünüyorsan atarsın ortaya bir fikir, sunarsın tartışmaya.
Gel gelelim bu arkadan konuşmalar hep olumsuz, hep karamsar, hep sivri dilli. Açıkçası bugüne kadar özel bir gönderi hazırlayıp da altına methiyeler düzen kimseciklere rastlamadım. Fakat özel bir gönderi altına bir anlamda tüm öfkesini hunharca kusan kimsecikler hep oradaydı. Baksam da oradaydı, bakmasam da...
Tabi bu durum işin daha medyatik boyutu diyebilirim. Sonuçta hepimiz birer insan olduğumuza göre kapalı kapılar ardında kalan çoğu şeye de şahitlik etmişizdir. Sanırım buna bir tepki gösteremeyeceğim zira yaratılış ve biraz da alışılmışlık gereği böyle bir 'niteliğimiz'(?) var.
Var, var da vücudumuzun en üzerinde de iradeyi harekete geçirebilmek adına sistemlenmiş bir beynimiz var hani. İşte bu yüzden dilin kemiği yok çıkarımı bence bir ders niteliğinde. İnce bir çizgiyle ayrılmış orası, ister bir saniye ile tüm durumu yerle bir et, ister zaman tanıyıp sakin kal. Bu da bize yüklenmiş farkındalık boyutu galiba...
Kim ne derse desin bana göre yaşayacağımız değerli ve bir o kadar da kısıtlı olan insan ömründe böylesi bir felsefeyi ilke edinmiş insanlardan hep uzak kalınmalı. Hani yeri geliyor bazı şeylere göz yumuyoruz ya, mesela çok sevdiğimizden ya da kıyamadığımızdan kulaklarımızı boş şeylerle dolduruyoruz. Başkasında olmasını istemediğimiz şeyleri farkında olmadan kendimiz yapıyoruz.
Aslında başımızı iki elimizin arasına alıp bir sessizlikte düşünecek ne çok şeyimiz var değil mi? Biz yine de düşünmüyoruz. Bu bir suçsa, kabullenmiyoruz. Hatalıysak, sindiremiyoruz. Kalp kırdıysak, 'aman canım yerin de kulağı olmasaymış, o da duyup kırılmasaymış' diyoruz.
Yazık ediyoruz...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

Mim: İnsan Ne İle Yaşar?

Güneş bizlere göz kırpmaya başlayınca blog dünyamız bir nebze duruluyor. Böyle zamanlarda ben en çok mim okumayı seviyorum sanırım, çok da iyi geliyor.
Pek değerli BİRPEMBESEVER okunduktan itibaren düşüncelerde ufak gezi sağlayacak öyle bir mim başlatmış ki tam burada, ben çok sevdim. Hem okumasını, hem uzun uzun düşünmesini... 
Kendisine güzel daveti için teşekkür ediyor ve başlıyorum. ❤

İnsan ne ile yaşar?

Sınırları çizilmemiş devasa bir sahnenin her türlü tozunu yutan, değişmez oyuncularıyız biz insanlar. Farklı ruhlarımız, farklı karakterlerimiz ve farklı tavırlarımız bizi biz yapan. Hayattaki en üst gayemiz, yaşamak. Yeri geliyor dolu dolu, heyecanla yaşıyoruz bu hayatı. Yeri geliyor öylesine... Fakat bazen yaşarken yaşamayı unutuyoruz, geri plana yolluyoruz, acele ediyoruz hayat için. Ne ile yaşadığımızı bilemiyoruz.
Bana göre insan o kadar çok şey ile yaşar ki, itiraf etmeliyim buna karar vermekte epey zorlandım. Zira çok farklıyız, değişkeniz. Belki biraz da zoruz. Ancak ben sanırım -herşeye rağmen- insan ne ile yaşar sorusunu ilk olarak 'merhamet' ile cevaplayacağım. Bana göre merhamet öyle büyülü bir olgu ki, artık çoğu zaman sevgiden ya da saygıdan da üst sıralarda tutuyorum kendisini. Çünkü bence duygular yolunda zemini merhamet oluşturuyor. Kalbin sakladığı merhamet ile insan olabiliyoruz...
Biraz garip gelebilir ancak bence insan, ömrünün büyük çoğunluğunda 'acı' ile yaşar. Hatta bazen acılar en güzel durumlara/ duygulara/ başlangıçlara gebedir. Hani en dibe vurmadan yukarıya çıkılmaz gibi bir klişe var ya, acıyla olan ilişkimiz de işte öyle birşey. Tabi aynı zamanda büyük de bir tecrübe...
Peki başka? Bu başkalara sığdırılacak onca kategori arasında bana göre insan, 'merak' ile yaşar. Zira aslında doğamız da keşfetmek üzerine programlıdır. Her sabah bizler için yeni ve taze bir hikayedir. Her günün bize öğrettikleri farklıdır. Ve bizler içimizdeki o merak kıpırtıları sayesinde açılırız başka ortamlara. O meraktır bizi bir başkasıyla tanışmaya, bir başkasını sevmeye, bir başkasından korkmaya iten...

Hayatta herşey insanlar için doğrusu. Bu nedenle sanırım bu mim sonsuz olmalı. 😉

Kesinlikle yapmaktan oldukça zevk aldığım bir mim oldu. Ancak bana sorarsanız okuması çok daha fazla keyifli. Bu defa ben de birkaç kişiyi mimleyeceğim ama okuyan herkes de ayrıca davetlimdir.
Keyifli mimler ✌


Ezgi 
  Kiremithanem  



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Mektup

* mazideki kendime...


İnsan geçmişine mektup yazar mı? Neden yazmasın, özlüyordur zira. Anılardan çok yaşam kalitesini özlüyordur mesela, insanlarını, sömürülmemiş dünyasını... Tek bir neden bile gelecekten ziyade geçmişe onlarca mektup göndermek için gebeyken benim de başka çözümüm yoktu.
Fakat ben papatyalar henüz açmamış, Mabel enfes albümünü sunmamış ve heyecanıma gölge düşmemiz zamanlarda geleceğime de gönderivermiştim bir mektup. Ne yapsaydım, insan umut ediyor, merak ediyor, tebessüm ediyordu vakti zamanında.
Hey gidi sınırları belirlenmiş cennet ülkem! Senin keşfedilmemiş onlarca ormanın, kokusu alınmamış sayısız kumsalın ve tadılmamış lezzetlerin şöyle dursun, -zira ne vakit kaldı bizde, ne de heves- şu gidişatı nasıl çözeceğiz söylesene? Ülkemin şarkıcısı, oyuncusu, iş adamı, mühendisi, sosyal medya fenomeni(!) yalan içinde. Canım halkın yüreklerinde bir korku ve belki en derinlerinde bir canavar. Kadının gözü yaşlı, çocuklar desen, kelimeler kifayetsiz. Ekonomisinden tut politikasına, eğitiminden yaşam haklarına ortalık karmakarışık. Ya en zirvesindeyiz hayatın ya da en en en dibinde. Psikoloji mi kalmış yahu. Hem çoğu zaman hiçbir şeyden haberi olmayan bir toplumun ne psikolojisiymiş de ne yeni yeni icatlarmış bunlar aman!
A be güzelim sen de tutmuş bana vay efendim eskiler şöyleymiş diyorsun. Şimdi sen söyle bana; gündüz vakti bilinir bir caddede, güneşin en kavurucu anında, sözüm ona tahrik edici bir kostüm içerisinde bulunmayan ve fakat arkasındaki 'canlı' tarafından yüreğine düşen endişeyle mücadele eden kadınımın eskileri düşünecek hali var mı dersin? Tek çaresi avazı çıktığı kadar bağırmak olan fakat ona rağmen desteği yine ve sadece hemcinsinden bulan o beden, o anda tozlu geçmişi mi hesaplasın yoksa eve nasıl ulaşacağını mı?
Gel gelelim aile kurumu da perişan. Büyük aşklar evlilikle taçlanıyor taçlanmasına da, iş çocuğa gelince şu meşhur korku mekanizması giriyor yine devreye. Yahu etten kemikteniz. Sistemimiz çoğalmaya odaklı. Fakat gel gör ki bu gözler sırf böyle bir dünyaya gelmeyecek çocuk uğruna edilen kavgalara ve akabindeki mecburi boşanmalara şahit oldu hem de defalarca. Peki biz kimi suçlayalım, vallahi bilemiyorum.
Gel bir de kişisel haklar meselesine el atalım. Ya da dur, atmayalım. Zira hali hazırda sosyal medya hükümetinde ortalık öylesine karışık ki, ne hak kalmış ne hukuk. Hani eskiden birini tanımak sevgiden geçiyordu ya, hah sen şimdi al o sevgi ilkesini. Koy yerine koccamaan bir ön yargı. Tamamdır.
Doğrusu artık insanoğlunun gezegene iyilik ile ayak bastığına dair inançlar da köreldi. İnsan olmanın mutlak duygusunun sadakat olduğu fikri de. Şu malum hassas terazinin iyilik tarafı -ne yazık ki- hafifledi. Birileri geldi, kötülük için aralıksız yatırımlar yaptı. Ve bazen bu duruma kimsecikler ses bile çıkarmadı. Zaten çıkan sesleri de kimse duymadı.
Amaan, doğrusu muhabbetlerin de hiç tadı kalmadı. Hani o eski ballı, uzun ve kaliteli muhabbetlerin. Neyi konuşacaksın ki? Ülkem sırf kalbi dayanamadığı için gündemden uzak kalan insanlarla dolu. Kime, neyi anlatacaksın? Kendi yarana merhem olamıyorken kimi sarıp sarmalayacaksın yahu!

Neyse tüm bunları boşver de, ben de haftalardır bir yaz gribiyle boğuşuyorum ki of of sorma gitsin! Ha bir de sosyal medyada takipçim azaldı yaae! Bir de bu hayattan ookkkadarrr bunaldım ki şööyle bir deniz kenarına gidip ayaklarımı çektiğim fotiyi instaya yüklemem lazım rahatlamam için. Ben n'apcam bu kadar dertle yaa, nasıl yaşıyycammm?!





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Bugün Sana, Peki Yarın?

Yok yok, gezegende -ne yazık ki- bir avuç kalmış iyi insanlardan ve temsil ettikleri iyilik politikasından bahsedemeyeceğim. Kötü gün dostluğu pek özel, pek kalbi bir değer bana göre. Ve sanırım artık oldukça derinlerde...
Şimdi gelelim işin şu fırfırlı kısmına; hayat. İçimdeki çocuk ki şayet öyle bir çocuk varsa(!) hayata dair ucu bucağı belirsiz her türlü durumdan epey sıkıldı, biliyorum. Hayata adanmış her türlü yaşanmışlığı artık neredeyse ezberledi. O yüzden bildiğimiz kısımları geçiyorum. Şuan derdim bilmediklerimizle.
İki gündür içimde bir ses. Kafamda bir düşünce. Yahu diyorum, bırak gitsin. Ne yapalım öyleyken böyle, böyleyken de şöyle olabilir. Düzler ters, yakınlar uzak sayılabilir. Sen şaşırma. Ay bir de şaşıra şaşıra bir hal oldun, rica ediciiim şaşırma artık diyorum!
Bilmediklerimiz. İşte o kapıların ardında kalan gizemli fikirsellikler. Ya da boşluksal zırvalıklar. Evet, ikincisini tercih edeceğim.
İnsanoğlunun bir durum içerisindeyken kaybettiği bir farkındalık hissi var. Buna kim, neden böyle karar vermiş bilmiyorum fakat her türlü 'şey' e eren aklımızın bunu çözüme kavuşturamıyor oluşu, ne bileyim, son teknoloji telefon üretip açma- kapama tuşunu koymayı unutmak gibi birşey galiba, hihihi! Bir de bunu defalarca yapıyoruz ya, vallahi de helal olsun bize(!)
Haliyle farkındalık dediğimiz bu olguyu bireysel yetenekler kategorisi adı altında değerlendirmekte fayda var. Yani diyorum CV' deki yetenekler kısmına falan yazacak birşey bulamayan genç beyinlerimiz varsa hani, çorbada tuzum olsun değil mi amaa!
Farkındalık Hansel ve Gretel ise, bilinmeyenler ekmek kırıntısıdır. Biri olmadan o akılsal puzzle asla tamamlanmaz. Tabi bu da hatırı sayılır bir hayat tecrübesi ister, emek ister ya da savaş. Yorulur, yıpranır, öfkelenir ve fakat sonunda anlarsınız; bugün başkasına olan şey yarın elbet size de olacaktır. Bugün siz birşeyler yaşıyorsanız yarın da başkalarının yaşadığını görürsünüz. Bugün size birşeyler anlatanlar varsa yarın da başkalarına anlatırlar. Bugün sizinle geçinemeyen yarın da başkalarıyla geçinemez. Bu hep böyledir, nasıl ki güneşin her sabah doğacağını biliriz, işte bu da öyledir. 
Doğrusu tüm bu satırlarda sözünü ettiğim durum bana çok komik geliyor. Bir oda dolusu kuklanın bulunduğu bir gösteri izliyormuşum gibi. Tek fark benim kuklalarımı kimin yönettiğinin görünmez oluşu...
Hani şu meşhur 'hayat bir matematiktir' sözü var ya, ay bilemedim şimdi bu denli genişletmeye gerek var mı ama bence hayat kısa yolda düzlük. Tabi yahu, germeye de gerilmeye ne gerek var. Bakıyorsun, hımm bu öyle, şu şöyle onu oraya alsak, bunu da böyle yapalım. Al sana basitlik, al sana atiklik(!) Eh, ne de olsa konuşmak için kimseden izin alınmıyor. Düşünmeyi de kimse sorgulamıyor bu devirde, amaan kelimeleri birleştirip cümle kurmakta ne zorluk var yahu, yaşa geç diiiğğ mi amaa! 😜




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Hayaller/ Hüsranlar

Üniversite sınavlarından sonra haberlere göz atarken odak noktam yine sınava saniyelerle geç kalan gençler üzerineydi. Her yıl o ağlayan birey görüntüsü bir nebze içimi burkar. Ne de olsa o sınav onlar için herşey demek.
Böyle zamanlarda bir gücüm olsa, girsem beyinlerine 'ah be güzelim inan hepsi geçici, bir bakıyorsun yıllar uçmuş gitmiş' desem ve onlar da bana inansa isterim. Ne komik yahu, herkes aynı şeyleri yaşıyor ama kimse birbirine inanmıyor. Ya da güvenmiyor. Artık her nasıl adlandırılıyorsa...
Sosyal medyada bir delikanlının verdiği röportaj epey ses getirdi. Hani şu hayalinde futbolcu olmanın yattığı ve böylesi sınavlara yönelmenin zaman kaybı olduğunu dile getirdiği röportaj. Aslında şöyle uzaktan bir bakınca ülkenin böyle gençlere de ihtiyacı vardır belki. Fakat tabi ki bu durumun bir gençlik özgüveni mi yoksa gerçekten hayalleri uğruna engelleri aşma politikası mı olduğu konusunda ben de çoğu birey gibi arada kalıyorum. Çünkü hayat. Çünkü gerçekler. Çünkü işte bunun gibi bir dolu kalıpları oluşturulmuş falanlar filanlar... Bu nedenle hayat hatırı sayılır ölçüde trajikomik; sen bir hayal belirleyip peşinden koşuyorsun fakat dönüp baktığında çok fazla destek göremiyorsun bile. E hani yaratıcılıktı, hani birey olmaktı? Sen önce şu sınavlara bir gir de...
Gel gelelim insan hayatın bu akıl almaz hızına hayret ediyor. Bir ömür kaç sınav görebilir, kaç hüsrana uğrayabilir, kaç insan tanıyabilir? Ne kadar olursa olsun, bana göre herşeyin bir kullanım süresi var doğrusu. Oluyor ve bitiyor. Geliyor ve geçiyor. İnsan ömrü öylesine büyülü ki, hesaplanamayacak kadar çok hayale açıyor kapılarını. Her hayal için bir sınava girmek de gerekmiyor bazen. Zaten herkesin aynı eylem üzerine buluştuğu bir hayal pek de 'hayal' sayılmıyor hani.
Gençler mutsuz, gençler cansız. Kimse bu uzun maratonda bazı zorlukları göze alabilecek kadar cesaret gösteremiyor ne yazık ki. Göstermek de istemiyor belki, göze batmak ya da... 
Geçen yaz birisini tanımıştım. Küçüklüğünden beri hayalinde oyuncu olmak, birşeylerde rol almak, kendisinden birşeyler ortaya koymak varmış. Gerçekleştiremediği hayallerini anlatırken gözlerinin içi parlıyordu. Fakat tabi ki hem ailesinden hem de çevresinden destek göremediği için maddiyatı daha yoğun olan bir alana yönelmiş. Hayallerinden bahsederken parlayan gözleri, mesele gerçekler olunca bir o kadar sönüktü. Şimdi sosyal medyada görüyorum, pek fazla tatil yapamıyor. Sıklıkla sosyalleşemiyor. Ve bence yılın büyük çoğunluğunda yorgun.
Hayat işte diyorum, şaşırmıyorum...


✔Bu yazıyı herteldenşef  yazdı. 

28 Haziran 2018 Perşembe

Mim: Ben Bunu Yazmam

Bundan günler günler önce sevgili Deli Kızın Bohçası neredeyse tüm blog aleminin yaptığı güzel bir mim başlatmıştı şurada. Çoğu arkadaşımın keyifli mim yazısını okudum, okuması pek keyifliydi. 😊
Yakın zamanda caanım Ruhuna Renk Kat her zamanki nazik daveti ile beni de buradaki mimi içerisinde unutmamış. Yapmak için biraz geciktim, çok teşekkür ediyorum güzel daveti için... 💕

Yazdıklarım;

Blog adım aslında burada nasıl bir yol çizmem gerektiğinin habercisi. Hertelden olmak, aklımın erdiği, ilgi alanım içinde kalan, sevdiğim, merak ettiğim her ne olursa olsun üzerine çaba harcamak hoşuma gidiyor. Haliyle elimden geldiğince yazabildiğim her konu hakkında yazmak isterim. Ancak tabiki benim de ayrıcalıklı başlıklarım var; sosyoloji gibi, filmler, kitaplar, belgeseller, yaşanmışlıklar gibi. Bence yazabildiklerim kategorisinin sınırları oldukça geniş...


Yazmadıklarım;

İşte benim için bu seçeneği cevaplamak biraz zorlayıcı oldu. Çünkü az önce de belirttiğim gibi hertelden olmak bazen yazamayacak olsam da merak duymamı engellemiyor. Bugün yazmam derim ama gelecekte bir bakmışsın, satır satır yazmışım. Hayata güven olmaz ne de olsa! 😁 Fakat yine de sıralayacak olursam; mimi yapan çoğu arkadaşımın da tercihi siyaseti ben de tercih etmem. Aşırı uç noktalarda, keskin ya da yargılayıcı konulardan kaçınırım. Özelin de özeli kişisel hayatla ilgili de yazmamaya dikkat ediyorum aslında. 


Burada yazıyor olmak, yazmaya dair bir heves duymak güzel his. Belki arada yazamadıklarımızı yazmaya çalışmak ya da tarzımızda ufak kaçamaklar yapmak değişik olabilir. Tabi hüsrana uğramadığımız sürece...
Bu güzel mim için yeniden çiçekli teşekkürlerimi iletiyorum. Takip ettiğim kadarı ile mimi yapmayan pek kalmadı ancak okuyan ve halen yapmamış olan varsa da benim davetlimdir. 😇


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

27 Haziran 2018 Çarşamba

Biraz Sohbet

Varlık olarak işleyişimiz ne ilginç değil mi? Olaylar/ durumlar ya da 'şeyler' olması gerektiği gibiyse mutluyuz. Neşe dolu ve odaklanmış haldeyiz. Fakat durum tam tersiyse içimizi saran o ani endişe dalgalarına hemen kapılıveriyoruz. İnsan yaş aldıkça hayata küsmenin, oyundan çıkmanın ya da sessizliğe gömülmenin aslında ne kadar uğraşsız ve net bir durum olduğunu deneyimliyor. Sonuçta günümüz dünyasında varsan varsın, yoksan da unutulmaya mahkum...
Üzerimdeki şu manidar ölü toprağını(!) bir atayım, kitaplarıma, filmlerime, uçan kuşa, doğan güneşe falan bir döneyim istedim. Dedim ya, küsmek çok kolay. Birilerinden uzaklaşmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey, uzaklaşmak. Yani en azından benim için artık durum bu. O çabalar, dönüp dolaşıp aynı noktaya varmalar, sil baştan nefes almalar tarihin çook eski çağlarına hızla gömüldü açıkçası.
Bir süredir kişisel instagram hesabımı devre dışı bırakmıştım. Bu konuda pek tereddüt etmem. Ne de olsa hiçbir şey vazgeçilmez değildir, hele ki günümüzde bu işler artık tek bir tuşa bakıyor. Hali hazırda ben de epey bunalmışken bir gece yaklaşık otuz saniye içerisinde çözüme ulaşmıştım. Kimseciklerin farkında olmayacağı duygusundan da emindim. Zira böyle bir niyetim de yoktu doğrusu, belki bir nebze hoşuma bile gidiyordu.
Karakter olarak soğuduğum durumlardan/ kişilerden ya da ortamlardan her daim ayrılmaya çalışırım. Ayrılamazsam zor günler başlar, içinde bulunduğum ruh halini hem karşı taraf hem de ben çok rahat hissederiz. Bu biraz elimde olmayan bir durum, eskiden belki bir tık fazla özen gösterebilirdim ama artık, hmm bilemiyorum, gerek de duymuyorum galiba.😉
Gel gelelim bir gaflete düştüm(!) ve instagram hesabımı yeniden aktif hale getirdim. Özlediğimi ya da bunun bir ihtiyaç olduğunu düşünüyordum ancak aksine hiç de mutlu olmadım. Bıraktığım haliyle bulduğum hali arasında onlarca fark vardı, bir dolu güncelleme gelmiş. Kendimi pek rahat hissedemedim. Üzerine bir de aynı hafta içerisinde yeniden devre dışı bırakamayacağımı öğrenince öylece kalakaldım. 'Eyy sosyal medya, sen mi büyüksün ben mi' naralarımı bastıran sosyal medya oldu. 'Sen beni kapatır mısın al sana bir hafta kuzu kuzu beklemek zorundasın, ni ha ha!' naraları eşliğinde...
Şimdi bu satırları yazınca kendimi çok garipsedim yahu! Aman sanki çok da önemliydi benim instagram ile olan iç savaşım. Ülkenin, insanların, toplumların içinde bulunduğu onlarca mühim mesele varken benimki de laf yani, pehh!
Fakat ne yapalım, bu da böyle bir yaşam düzeni işte. Bize hangi kabı gösteriyorlarsa onun şeklini alıyoruz, pek sıvıyız, pek akışkanız hani(!)
Sohbet etmek güzel şey. Sanırım hatırı sayılır bir süredir şöyle nezih bir ortamda kahvemi yudumlarken sohbet ettiğim kimse olmadı. Şöyle sahici bir sohbet; özlediğimiz ve beklediğimiz gibi... Ama olsun. Şimdi olmadıysa gelecekte bir zaman mutlaka olur. Olmazsa da canı sağolsun, ne diyelim. Sonuçta küsmek kolay meseleydi değil mi? 😎
Uzun lafın kısası, yazmak lazım. Yaz- kış demeden, durgunluğu önemsemeden. Hayatı, hisleri, acıları, zorlukları ya da türlü çeşit duyguyu abartmadan. Emek hırsızlarına ortamı terk etmeden. Eleştiriyi sorgusuzca içselleştirmeden...
Okumak, izlemek, dinlemek lazım. Tadını almak birşeylerin ya da keşfetmek. Vefalı olmak...
 🌼






✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

22 Haziran 2018 Cuma

İçimin Okyanusu

Yaşam...
Adını kim koymuş bu yaşamın? Yollarını kim süslemiş? 
Mesela yaşam içinde yaşamı kim icat etmiş, tıpkı yaşam içinde ölüm gibi...

Ölüm...
Sen de çat kapı geliyorsun, kapanmış gözlerimize kovalarca su serpiyor, bulanmış zihinlerimize bir ışık tutuyorsun.

Hani diyorum, madem herkes herşeyi biliyor. O halde neden her defasında sırtından bıçaklanmış hissini alıyoruz bizler?
Hani diyorum sevgiydi, başarıydı, tevazuydu. Madem boşa gidecekti neden uğraştırdı?

Sahi boşa mı gitti yoksa boşluklar mı diretti, kimsecikler karar veremiyor fakat gel gör ki kimsecikler de akıllanmıyor.

Kendime çok kızdım. Bir baktım bilmem kaç gün olmuş da buralar ıssız kalmış. Yazılması gerekenler birikmiş. Şimdi geç yayınlanacak yorumlar için endişe eder olmuşum. Diyorum ya, dön dolaş yine aynı düzen. Yine aynı çerçeve fakat farklı renkler. Devam eden bir hayat, sen ister peşine takıl, istersen de olduğun yerde öylece kal. Yerli yersiz andığın o bir baltanın sapı bile senden daha işe yarıyordur belki, düşün de ver kararını...

İçimizin bir okyanusu var. Kimisi çoktan boğuldu orada, kimisi profesyonel oldu. Kimisinin yüzmeye bile mecali yok. Ama bu bir şeyi değiştirmez, bu kimseyi ilgilendirmez de. İçimizin bir okyanusu var. Asla yosun tutmaz. Bazen kirlenir. Hatta atıkları kendininkine sığmaz, başka başka okyanuslara da ulaşmak ister. Ben bundan kaçıyorum...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

2 Haziran 2018 Cumartesi

65 Yazar+ Kitap #3- Başlangıç

Hatırı sayılır bir süredir Dan Brown okumadığımı farkedince ve aynı zamanda böyle bir süreç içindeyken bir kitabı ile yer vermek istedim. Özlemişim, çok da nefis oldu...
Başlangıç, öyle bir kitap ki, kendimi devasa bir film stüdyosu içinde, zaman zaman başrol, zaman zaman yan karakter gibi hissettim. Kitapların içindeki bu hayal dünyasını çok seviyorum. O anda o karaktersin ve gözlerini kapatıp onun hislerini yaşamaya çalışıyorsun. Kimse de ne yaptığını sorgulamıyor. Mis mis!
Kitabın konusuna gelmeden önce özellikle değinmek istediğim bir nokta var ki o da kitap için harcanan ciddi emek meselesi. Bana göre bu kitap çoğu platformda bir veri kaynağı olabilir, çoğu grup içinse bir ilham kaynağı... Kitabın sonunda yazar tarafından edilen teşekkür satırlarını görünce hem bir nebze şaşırdım, hem de bu serüvenin içinde olanlara biraz imrendim. Çok keyif almış olmalılar. 😎 Aynı zamanda kitap boyunca sözü edilen çalışmaların, mekanların, eserlerin de gerçek olduğunu belirtmemde fayda var. Eh, bu da kitabı okunur kılan mühim niteliklerinden...
Bence Dan Brown kitabı yazarken öyle birşey yapmalıyım ki, insanların akıllarındaki soruları başka bir bakış açısıyla değerlendirirken merak duygularını da aksiyonla harmanlamalıyım diye düşünmüş. Çoğu diyalog, çoğu fikir ayrılıkları ya da çoğu gizli eylemler gündelik hayatta rahatlıkla görebileceğimiz ve aynı zamanda gündemimizde de rahatlıkla yer edinmiş şeyler. Haliyle okurken şu 'kurguda gerçeklik' olayı yaşanmış oluyor. 
Tüm bunların yanı sıra bu kitapta ciddi bir kader ortaklığı var; insan ile insan, insan ile yapay zeka arasında. Doğrusu şu yapay zeka meselesine pek de ısınmış değilim. Hatta okurken zaman zaman kendimi bir endişe içerisinde buldum. Yapay zeka tarafından her an gelecek bir ihanete karşı diken üstünde kaldım.(!) Tabi yine de yapay zekanın fedakarlığını da göz ardı edemeyeceğim.
Kitabın konusunu, karakterleri, yaşanmışlıkları ve en ufak ayrıntılarını bile şuan uzun uzun yazmak istiyorum aslında fakat gönlüm herkesin okuyup bu güzel maceraya katılmasından yana. İçime sinerek tavsiye edebileceğim bir kitap... 😉



            📖   Başlangıç
Dan Brown
Çeviri: Petek Demir İncek
Roman
535 sayfa
Altın Kitaplar

*görsel kaynağı: Google

✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

1 Haziran 2018 Cuma

Ne Yap(ma)malı ?

Her sabah güneşi karşılayıp her akşam yıldızlara selam gönderiyorken, yolda, işte, bir cafede ya da yağmur altında ıslanıyorken, sevdiklerimizi özlüyorken ve hayata karşı roller sergiliyorken yaptığımız tek gerçek şeyi düşündüm bugün; düşünmek. Hayat sınırları çizilmemiş bir matematik aslında. Her daim hesap yapıyor insan, plan yapıyor. Belki de günün çoğu kısmını 'ne yapmalıyım' soruları içinde boğuşurken geçiriyor. İnsanoğluna bu tek taraflı bakma olayını kim öğretti bilmiyorum(!) fakat bu yöntemin can yaktığı ve zaman harcattığı kesin.
Eh, ne de olsa herşey insanlar için. Nefes aldığımız sürece bahaneler -ve elbette yalanlar- bitmeyecek. Bitmiyor da! Madem öyle biraz da işin arka cephesine bakalım diyorum; ne yapmamalı kısmına...
Mutluluğu neden kristal kutularda arıyoruz hiç anlam veremiyorum. Yaşıyorsun işte, düşünüyor, yürüyor, müzik dinliyor ve isteklerinin çoğunu elde edebiliyorsun. Fakat biz ısrarla tüm bunlara kör kalmaya devam ediyoruz. Demek ki ilk önce mutluluğu çok da memleket meselesi haline getirmemeliyiz.
Yaş ilerledikçe bir durumu çok net anladım; tahammülsüzlük! Çok konuşan, çok gülen, ısrarla bakmayı sürdüren, çok ağlayan insanlara olan tahammül seviyemde azalmalar yaşanmış. Bu durumu toplum geneline de rahatlıkla yayabiliyorum, zira özünde belki de en büyük problemimiz karşılıklı anlayış eksikliklerimiz. Gel gelelim insanoğlu fazlasıyla acayip. Arkadaşım tahammül edemiyorsan uzaklaşırsın olur biter. Ama yok, mutlaka her ortamda olmalı, her haberi duymalı, her konuya yorum yapmalıyız. Sonra da vay efendim insanlardan bıktım. E bıkarsın tabi be arkadaşım. Bırak kim ne yapıyorsa yapsın, insanları çok da büyütmemeliyiz.
Kim ne derse desin bir işin içinde yalan varsa döner arkamı giderim. Açıkçası karşımdakinden de bunu beklerim. İşin bu kısmı aslında biraz fırfırlı; bir kesime göre affetmek mühim mesele. Diğer kesim de kestirip atma fikrinde. Bana kalırsa bizler bazı kelimelerin anlamını istediğimiz gibi şekillendirebiliyoruz. Ve bunlardan biri de affetmek. Yalanı bir defa affeden ikincisini yaşamaya bir nebze mecburdur. Çünkü insan bu. Yapmacıklıklara göz yummamalıyız.
Yaşam döngüsünün en büyük sorunu insanlığın içinde bulunduğu doyumsuzluk olabilir. Tabi burada hayal kırıklıklarının, kaybetmenin ve depresyonun rolü çok büyük. Ne yazık ki bizler -sanırım doğamız gereği- başarısızlık karşısında pek de sağlam kalamıyoruz. Her insan hayatında bir kere bile olsa o endişe dalgasına kapılmıştır diye düşünüyorum. İşte bunlar ne kadar somut ve netse, üzülmenin ya da sızlanmanın gidişatı değiştirmeyeceği de o kadar net! Şükürsüzlük yapmamalıyız. 
Tüm bunların yanı sıra bana göre her insan üzerine yüklendiği bir amaç ışığında yaşıyor. Amacın içeriğinin ya da büyüklüğünün bir önem yok, önemli olan o yolda harcanan emek/ çaba. Emek vermeden bazı şeylerin karşılığını beklemek, oturduğu yerden beyaz atlı prensi beklemekten farksız, hihihi! 😁 Yani kısacası zamanı boşa savurmamalıyız.
Farkettim de bu yazıyı hiç durmadan, sayfalar boyunca yazabilirim. İnsanın yapmaması gereken o kadar şey var ki, bazen farkında bile olamıyoruz. Bazen de yapılacaklara koşulsuz bel bağlayıp belki de boşa kürek çekiyoruz. Hayatı kendimize/ çevremize bir labirent haline getirmekten galiba sebepsiz bir zevk alıyoruz, bilemiyorum...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Kilit Nokta

Şarkı söylemenin kilit noktası kaliteli bir sesten geçer.
Piyano çalmak için kıvrak parmakların olması gerekir.
Kol kaslarına sahip olmak istiyorsa insan, spor yapmalıdır.
Uzun lafın kısası hayat hep bir kilit nokta saklıyor içinde...

Benliğin de bir kilit noktası var elbet, bir kırılma noktası. Duruyorsun, gözlemliyor ya da düşünüyorsun. Bir yol çiziyorsun kendine; çitlerini emeklerin, taşlarını duaların oluşturuyor. Güneşli bir sabah o yolda ferah ferah yürümek hayali kuruyorsun. Hayal işte, nasıl engel olmalı, dayanamıyorsun. Fakat biliyorsun ki günler hep güneşli değil. Yağmur da yağıyor bazen...
Hayat sana o yolu yapman için bir süreç armağan ediyor. Adını yaşam koyuyor. Ve içine de sayısız kilit noktalar. 

Durmadan çabalıyorsun aslında. Kimselerin haberi yok, belki umurlarında değil. İçsel bir serüvene yol aldığını kabul ettiriyorsun zihnine. Fakat duyguların da pes etmiyor. Vuruyor, döküyor, hırpalıyor; inceden inceden...

İyi hoş da, bu böyle olacak gibi değil diyorsun içinden. Ve bununla gelen hafif rüzgar sarıyor bedenini. Hesaplamıyorsun ama o rüzgarın ilk fırsatta dineceğinin de bilincindesin. Zira günler tüm hızıyla akıyor, sen ise olduğun yerdesin.

Sonra bir sabah, şöyle bir oturup soluklanırken, hani bir de şanslıysan hayat önüne bazı seçenekler koyuyor. Bazı değerlendirilesi şeyler... İlk defa içine dolan kıpırtıyı hem haykırmak hem de dizginlemek arasında kalıyorsun. Ve tabi ki mantığı seçiyorsun.

Sonra?
Sonrası malum.
Olmuyor.
Ve sen yine yalnızca 'hayırlısı' diyorsun.
Derin nefes alıp sil baştan, sabretmeye başlıyorsun.
Çünkü sabır en büyük kilit noktan, biliyorsun...





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

25 Mayıs 2018 Cuma

65 Yazar+ Kitap #2- Güvercinler Arasında Bir Kedi

*
Hiç Agatha' cığım olmadan bir meydan okuma olur mu, tabiki hayır! 😋 

İtiraf etmem gerekirse ilk kitabı okurken aklım hep ikinci kitaptaydı, çünkü Agatha Christie okumak beni hem mutlu ediyor hem de heyecanlandırıyor. Bir tık hızlı olmamın nedeni de sanırım bu. Mesele Agatha Christie ise benim için kitabı ekstra incelemek gibi bir durum olmaz. Normal şartlar altında konusunu araştırdığım kitaplar gibi bir tavır sergilemem doğrusu. Yine öyle oldu. 
Güvercinler Arasında Bir Kedi; okurken çoğu zaman kendimi bir film karesinde hissettiğim türden bir kitap oldu. Popüler bir okulda, hatırı sayılır kişiler arasında peşi sıra işlenen cinayetleri ve buna bağlı yan olayları ele alan bir roman. Son bölümlerine kadar gözlerimin Hercule Poirot' yu aradığını da söylemeliyim. Zira bana kalırsa alışılmışın dışına çıkarak olaylara bir nebze geç dahil oluyor ve ustalıkla çözümlüyor. 
Baştan sona kadar yine oldukça keyif aldığım ve yine bitmesini istemediğim bir kitap oldu. Olay örgüsünün ve kurgudaki akıcılığın önemini belirtmemde fayda var. Ben Christie kitaplarını ekstra sevdiğim için her dönem okuma durumum var ancak şöyle ufaktan kafa dağıtmak isteyenler için de önerilecek cinsten bir kitap... ✌


📖  Güvercinler Arasında Bir Kedi
Agatha Christie
Çeviri: Çiğdem Öztekin
Roman
301 sayfa
Altın Kitaplar 



*görsel kaynağı: Google

✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

65 Yazar+ Kitap #1- Alacakaranlık

*
Blog dünyasında en sevdiğim durum kitap okumaya karşı oluşturulan teşvik. ❤ Bence etkileşimin en duru hali... Şurada harika bir meydan okuma içerisindeyim, bir heves katılıverdim. Biraz şüpheliyim ancak umarım hedefe ulaşabilirim! 😁

İlk kitabım Alacakaranlık; kitapçıda rafları gezinirken tesadüfen elime aldığım bir kitap. Açıkçası zaman zaman böyle 'denk gelen' kitapları almayı seviyorum. Değişim güzel şey...
Çeviri kitaplar bazen insanı düşündürebiliyor. Haliyle ben de Farsça' dan yapılan çeviriye başta biraz uzak kalsam da okurken sorun yaşamadığımı belirtmeliyim. 
Yedi farklı bölümden oluşan bu tadımlık kitap bana göre hem dil niteliği, hem de olay örgüsü ile dikkat çekiyor. Farklı konular, hayatın gerçekleri ve bunun kelime dağarcığı ile buluştuğu ortak payda benim bir çırpıda okumam için geçerli sebepler oldu. En dikkatimi çeken bölüm de üçüncü bölüm...

Bu meydan okumada yazarak ilerlemenin beni daha fazla motive edeceğini düşündüm. Bakalım yıl sonuna kadar neler olacak... 😉 


📖  Alacakaranlık
Sadık Hidayet
Çeviri: Mehmet Kanar
Öykü
112 sayfa
Yapı Kredi Yayınları



*görsel kaynağı: Google

✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

Sinir Hastası

Bugün bir arkadaşım ile konuştum. 'Sinir hastası oluyorum haberin olsun' dedi bir bezmişlikle; 'duvarlar üzerime üzerime geliyor, insan kendisine bile sinir olur mu yahu, vallahi oluyorum' dedi. Beni de aldı bir gülme.
Fakat gülmek böyle zamanlarda aslında doğru bir hamle değil. Çünkü sana komik gelen kelimeler özünde karşı tarafın yarası olabiliyor. Ve sen de farkında olmadan bu yaraya tuz serpebiliyorsun. Gel gelelim insan şu gayri ihtiyari gülmelere de engel olamıyor. Belki de yaşanılan şeylerin ortak olduğunu görmek ya da birileri tarafından anlaşılabildiğini düşünmek komik geliyordur, bilemiyorum...
Say dedim arkadaşıma. Anlat en azından ferahlarsın. Başladı.
'İnsanlar çok anlayışsız.'
'Trafik çok kalabalık.'
'Kimse dinlemeyi bilmiyor, öğrenmek için de çaba harcamıyor.'
'Kimse bir başkasının derdini umursamıyor.'
'Bu dünya hep bana dünyası olmuş da biz ölmüşüz ah!'
'Yolda yürürken pat diye duran insanlara özellikle gidip çarpmak istiyorum.'
'Toplu taşımada koca koca adamlar laf dalaşı yapıyor, kadınmış, çocukmuş umurlarında bile değil.'
'İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor.'
'Kim için ya da ne için çabaladığımın bilincinde bile değilim.'
'Yapıyorsun, yapıyorsun. İş eline sağlık demeye geldiğinde çevrende bir kişi bile kalmıyor.'
'Boş laf dinlemekten, dinlemek zorunda kalmaktan, birilerinin gönlünü idare etmekten çok sıkıldım!'

Ve daha niceleri...
Malum ben de #minimalmutluluk mimi halindeyim, şöyle ufaktan bir yapıcı rolü üstlenmek istedim. Fakat gerçekten de hiç kolay olmadı. Çünkü gündelik hayatta hepimizin yaşadığı sorunlar ve haliyle benim de zaman zaman şikayet edip mutsuz olduğum sorunlar bunlar. Çok rahat empati kurabilirken bir tanesine bile somut çözüm üretememek üzüyor beni doğrusu. İşin 'yapacak birşey yok' boyutuna çoktan gelmişiz de geçiyoruz bile.
Bazen de acaba gerçekten sinir krizi geçirsek hayat daha mı kolay olur diye düşünmüyor değilim. Karışan olmaz, dert anlatan, müdahale eden olmaz. Bir köşede otururuz fena mı! 😃
Muhabbetin sonuna doğru arkadaşıma 'sen en iyisi şimdi pencereni arala, derin bir nefes al ve çok yavaş bırak. Sonra da kendine teşekkür et, varlığın için' dedim. Dalga geçtiğimi düşündü, haklı da. Bir yarım saat sonra mesaj atmış; 'sinir hastası olmaktan vazgeçtim haberin olsun' diye. Güldüm...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

17 Mayıs 2018 Perşembe

Düşünme Hiç

Şimdi muhabbete biraz ani giriş yapmak gibi olacak ama, bazı şeyleri yazmak lazım.
Gezegendeki oksijen sayısının muhtemelen yüzde bilmem kaçından fazlasını koşulsuz mutsuz olmak için harcıyoruzdur, sanırım bu konuda herkes net. 'Olmuyor, olmayacak, olsaydı' üçlemesi -ve tabi ki daha niceleri- arasında gidip gelirken unuttuğumuz tek şey anı yaşamak ve farkındalık kazanmak oluyor. Fakat şöyle sakin kafayla bir durup da işi etraflıca ele almaya yanaşmıyoruz. İşte hamurumuzdaki hata...
Bence insanoğlunun en derin çıkmazı herşey hakkında mutlaka bir düşünce yapısının olması. İster elimizde olsun, ister olmasın; kıyıda köşede kalmış, popüler olmuş ya da durgunlaşmış çoğu konuda bir fikrimiz var. Ya da bir söyleyeceğimiz mi demeliydim?!
Açıkçası son zamanlarda toplumun içinde bulunduğu şu kasıntı yaşama problemi beni bazen ciddi anlamda rahatsız ediyor. İnsanız, haliyle gündelik yaşamda eylemlerimizin neredeyse tamamına yakını etkileşim kurmaktan geçiyor. Gel gelelim insana ağız tadıyla bir etkileşim bile kurdurtmuyorlar yahu! Ne tarafa dönersem döneyim hep bir kendi olamama hali. Hep bir kalıplaşma, bir mesafe... Şöyle efeler gibi çıkıp da kalbini/ aklını ortaya koyacak ve hatta ortaya koyma cesareti gösterecek kişi sayısı neredeyse sıfırlanmak üzere. Eh, geleceği tahmin edebilme gibi bir yeteneğimiz de olmadığına göre, kimse kusura bakmasın ama şu şuydu, bu buydu diye kimsenin peşinden koşamayacağız.
Zaten koşmayalım. Çocuk muyuz biz yahu, başkalarının tozlu raflarını kovalamak için çok mu vaktimiz var? Hani o 'ay şekerim kitap okuyiciim ama vaktim yok be' diyenler, alın size vakit. Hoplaya zıplaya kullanın!
Düşünme meselesine ayrı bir takılıyorum şu sıralar. Bence yurdum insanı her olayı düşünme ile ince fikirli olma arasındaki ayrımı yapamıyor(!) Ki bana kalırsa ince fikirli olma eylemini çoktan bir pakete koyup bilinmeyen diyarlara uçurduk gitti. Ah şu elimizdeki değerleri altın tepsi ile sunma merakımız...
Neyse, konumuza dönelim. Öyle ya da böyle, açıkçası yaş aldıkça kendime verdiğim tavsiyelerden ilki 'gereksizse düşünme' oluyor. Çünkü bu öyle geniş bir kara delik ki, bir başlıyorsun düşünmeye. Bir bakmışsın marul tarlasında elinde dondurma ile koşarken buluyorsun kendini. Ya da hayal gücün artık nasıl yönlendirmişse... 😁
'Ne bileyim ben, sen şey yapma diye..' ile başlayan şu cümleciği kabul etmeyelim, etmemeliyiz. Ayrıca bu 'şey yapma' kriterini kim belirlemiş? Kime sormuş? Neye göre şey yapmıyoruz, belki sen şey yapmıyorum sanıyorsun ama ben şey yapıyorumdur? Ve devreler yanar...
Bahsettiğim mesele işte tam da bu. Ve tek dileğim şöyle usul, nezih ve aydınlık bir sohbet gerçekleştirmek. Ana yoldan ve kurallara uyarak ilerlemek. Ayrıntılarda boğulmamak. Ama en önemlisi yorulmamak...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.