24 Nisan 2019 Çarşamba

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Yorgun bir akşamda ya da kafamızı bir nebze boşaltmak istediğimiz zamanlarda şöyle yormayan, koşturmayan ve yumuşacık bir film ile rahatlamak isteriz ya, işte tam da öyle bir filmle geldim bu defa. Verdiği tatlı mesajla düşündüren, sakin ama eğlenceli, mis kokulu bir film bu!
Zaman zaman filmleri bazı kategorilere ayırıyorum; hemen izlenecekler, mutlaka izlenecekler ya da çıtır- çerezlikler gibi. Fakat bazı filmler oluyor ki daha fragmanını izler izlemez aklımda bir yer ediniyor ve zamanı gelene kadar usulca bekleyiveriyor. Bu defa da yine öyle oldu, bundan belirli bir zaman önce fragmanını izlediğim bu tatlış film aslında çoktan geçer not almıştı bile. 😇
Unicorn Store; 2017 yapımı huzurlu bir dram- komedi filmi bana göre. Nedendir bilinmez ama Samuel L. Jackson' ı böyle naif ve canlı rollerde izlemeyi seviyorum sanırım. Bir de üzerine eğlenceli bir başrol eklenince, tadından yenmiyor. Zaman zaman başrolün hikayesi ile kendi hikayelerimde ortak noktalar bulmak da tabi ki filmin beni içine almasının nedenlerinden birisi oldu.
Gelelim filmin konusuna... Aslında bana göre bu film oldukça 'biz' gibi. Sadece 'biz' ler hayatı yaşarken benliğimize dair duvarlar örüyoruz çevremize, çekiniyoruz, küçük düşmekten ya da özgür olmaktan korkuyoruz. İşte bu film tüm bunların özümüzde ne kadar da olağan şekilde barındığını ve aslında doğru şekilde izin verildiğinde çevremizi dahi ne kadar güzelleştireceğimizi anlatıyor. Sanırım en çok da yıpratmadan verdiği bu mesajı sevdim.
Çok beklentiye girmeden ama bana göre yine de beklentinin altında kalmayan bu güzel filmi rahatlıkla öneriyorum. Bir kahve yapıp, mısır patlatıp ya da ışıkları söndürüp koltuğa yerleşerek izlenmeli! Bence izledikten sonra yüzünüze yerleşen tebessümü çok seveceksiniz... 😉

Belki gelecekte bir yerlerde unicornumuz olmayacak ama hayallerimiz hep bizimle değil mi...

Keyifli seyirler! ✌


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

22 Nisan 2019 Pazartesi

Çatışma, Kabulleniş, Durulma

Tanıdığımızı sandığımız birisiyle keskin bir şekilde yüz yüze gelince hayat şeffaf bir bıçak savuruyor yüzümüze. İnsanları değerlendirirken önce hep bir algı başlatıyoruz aslında. Ön yargının olumsuzu olur da, olumlusu olmaz mı? Neden olmasın, hem de her daim oluyor.
Kişileri kalıplara sokmak belki toplum olarak üç aşağı beş yukarı aşmaya çalıştığımız bir mesele ancak, insan tanırken beklentileri deniz seviyesine indirme konusunda bence pek yol almış sayılmıyoruz. Hepimizin aynı ve fakat hepimizin bir o kadar farklı olduğu bu gezegende -özellikle birilerine vermeye layık değerler oluşturmuşsak- çoğu şey kusursuz olsun istiyoruz. İşte bu nedenle de kalbimizin odacıkları ile beynimizin bölümcükleri el ele veriyor, ışıltılı beklentiler albümü hazırlıyor benliğimize. Fakat -ne yazık ki- yine ve yeniden, değmiyor. Hani bunu öyle depresyon moduna girmek için ya da zihinlere karamsarlık aşılamak için yazmıyorum; bazen gerçekten değmiyor. Ve bu iki artı ikinin dört etmesi kadar bariz kalıyor.
Neyse gelelim bana... Yazmıyor olmanın hep zorunluluktan kaynaklandığını düşünürdüm. Fakat ne yalan söyleyeyim bazen insan, bile isteye yazamıyor. O yüzden şimdi durup, derin bir nefes alıp zihnimde tarttığım neden- niçin sorularını bir de buraya yansıtarak tekrara düşmekten vazgeçtim. Yazmadığım her yeni gün aslında çalacak bir kapı arayıp bulamayışlarımı, bulamadıkça içime dönüşlerimi, içime döndükçe yorulmaları da bir kenara bıraktım. Mesela bahar da tüm coşkusuyla gelmesine rağmen ortamı terk etmeyen olumsuz hava koşullarına kırgındır belki ama, belli etmiyordur ya da yeniden ve yeniden gelmekten bıkmıyordur hani. Öyle düşünmeli...
Çok seviyorum, bu nedenle de çok özledim. Bence bu dünyada yazmanın boşluğunu dolduracak böylesine sihirli bir eylem/ kişi ya da mekan yok. En azından buraya gelip tek kelime bile yazarak kendimi rahatlatacağıma olan inancım, bir başkalarına sıraladığım kelimelerin toz bulutuna karışıyor olmasından daha derin, daha güçlü ve en önemlisi de daha samimi.
İnsan ulaşamadığına hep hasret, ulaştığına ise hep nankör. Bu nedenle elinde olarak yazmayan kendime belki bir nebze buruk içim. Fakat elimde olmayan nedenlere çok daha buruk...
Fakat ne yapalım yani, kabullenip sindirmekten ve harekete devam etmekten başka bir seçenek bence gezegende nefes aldığımız sürece yok. Hali hazırda yeterince kendimize eziyet haline getirdiğimiz hayatı, bir de ters etkiler oluşturarak harcamak fikri ise hepimize uzak olmalı. 

O halde hoşgeldim yeniden, zaman tutsun elimden...  ✌




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

13 Mart 2019 Çarşamba

Durumlar Stabil, Devam Edelim!

Bakın yine ne oldu biliyor musunuz; ben planlar yaptım, hayat bozdu. Ben dilekler diledim, hayat 'bir sakin ol' dedi. Ben en sevdiğim ayın muhteşem geçeceğine inandım, hayat 'inanma, üzülürsün' dedi. Tarih oldu 13, ömürden bir 13 günü belki de henüz farkında olamadığım şeylerle dolu ama bir o kadar boş geçirdim.
Kendimden özür diliyorum, bir akıntıya kapıldım ve buraya gelmeyi reddettim. Oysaki burası benim; ruhum, özüm, tavırlarım ve fikirlerim burada. Bu ayın en başında güzel dileklerle araladığım pencereyi tamamen açmayı reddettim, hem de farkında olarak... Günler günleri kovaladı, ben 'şeyleri' içime atmaya başladım, aklımın bir köşesi yazmanın rahatlatıcı etkisinde kaldı ve fakat ben yazmadım.
İşte bu nedenle insan çoğu eylemini kendisi belirler. Bir şeyi istiyorsak yaparız, istemiyorsak da yapmayız. Bazen yapılmaması gereken şeyleri yapar, gidilmemesi gereken yollardan gider, aynı durumları defalarca yaşamamıza rağmen yine yaşanmaması gereken şeyleri yaşarız. Çoğu zaman hayatın içinde varoluş sergilerken şeylerden ziyade hislerin kölesi olur bedenlerimiz. Zira insanız, daha doğrusu 'insansıyız' bizler. Hepimiz kendi evrim sürecimizin yolcusuyuz, bu evrimi ilerletmeyen en mühim nokta ise insanın farkındalık kazanmasına rağmen gerçekleştirmediği eylemler. İşte biz tam da bu nedenle gezegende ufacık bir nokta olan insansılarız. Size bir yazımda Azra Kohen' den bahsetmiştim ya, işte bu insansı olma durumu O'nun içinin okyanusundan geliyor...
İnanmak ile endişeye kapılmak arasında incecik bir çizgi olduğunu düşünüyorum; kırılgan ve şeffaf bir çizgi bu. Beyin inanç duymaya dair sinyaller alıyorsa bu çizgiyi gönlümüzce yönetebiliyoruz. Fakat bir noktada kendimizi bırakmaya başlıyorsak o çizgi adeta sert bir kaya olup çarpıyor yüzümüze. Darbe almak yoruyor bedenimizi ama nedense bu darbeleri bazen bile isteye alıyoruz. 
Bir çiçeği sularsın, ertesi sabah o çiçek açmadıysa hayata küsersin. Hayır! Hayat bu değil, olmamalı. Bir çiçeği sularsın ve bilirsin ki yeni güne uyandığın her başlangıç artık o çiçeğin de yaşam bulması için umuttur. Sen ne kadar özenli davranırsan, çiçek de o kadar coşar, anlam kazanır ve hayata tutunur. Hayat, tam da budur.
Biz de bir çiçeğiz, e bizi kim sulayacak? Aslında hiç kimse ve aslında herkes...
Hiç kimse sulamayacak, çünkü hiç kimse buna -özellikle günümüz toplumunda- mecbur değil. Sulanma arzusu da öyle keyfi olarak güdülmesi gereken bir duygu değil.
Herkes sulayacak, çünkü ben herkesim aslında ve herkes de ben. Ben toplumu beslerim, toplum beni. Ben toplumdan eksilsem belki çok bir fark olmaz ama toplum beni kaybedip eksilmeye başlarsa işte o zaman ortada bir anlam kalmaz.

Durumlar stabil, hayat değişkenlerle dolu fakat insan olmaksa söz konusu, durumlar gerçekten stabil. Aslında hayatı hep seçeneklerle yaşıyoruz; mutlu oluyorken devam, yoruluyorken tamam diyoruz. Kendimize ve elbette hiç tanımadığımız 'başkalarına' haksızlık yapıyoruz. Sanırım en çok da bu üzüyor insanı...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

1 Mart 2019 Cuma

Umut Tükenir, Değişim Başlar

Ve en sevdiğim ay, hoşgeldin canım Mart!

Bol koşturmacalı bir Şubat ayından sonra tek beklentim yeni ve en sevdiğim ayı coşkuyla karşılamaktı. Mart, içime hep huzurla dolar. Aslında bunun nedenini tarif edemem, kar yağarken içe dolan huzur gibidir...
Şubat ayının son günü -ne yalan söyleyeyim- hayatımın daha önce hiç deneyimlemediğim boyutunda zor bir günüydü. Aslında pek de gönlüm olmayarak bir nebze hayata sitem ettiğim, sitem eden kendime bunu hep yapıyor oluşum adına yeniden sitemlendiğim ve aslında akışına bırakan tarafımın varlığını reddedemediğim bir gündü. Oysaki bizler her yeni sabaha taze fikirler ile uyanırız. İşte dün de öyle bir gündü.
İnsan hayatı tam olarak hangi evrede sorgulamaya başlar? Ya da hayat aslında insan gibi bir 'canlının' sorgulaması gereken bir platform mudur? Bu ikilemi bazen en derinimde öylesine hissediyorum ki, hem yoruyor bedenimi, hem de kendimi keşfetmemi sağlıyor bıkmadan... İnsansı tarafımızı törpüleyip evrimde gerçekten de ilerlemeyi hedef aldığımızda biliyorum ki çok daha ferah oluyor her şey. Çok daha anlamlı...
Fakat iç sesimin varlığını da kabul etmeliyim. Onun sorularına, meraklarına, heyecanına ortak olmalıyım. O küserse, bedenim de tekil kalır zira... Belki de bu nedenle bazı şeylere sıkılıyor canım, bilemiyorum.
Düşünüyorum; madem içimizdeki niyet kendisini olduğu gibi ortaya koyabiliyorsa, madem biz hayatta kartlarımızı açık oynamayı tercih edebiliyorsak, madem elimizden geldiğince düz yollardan ulaşmaya çalışıyorsak hedefe, peki o zaman insanoğlu neden her daim zoru ya da olumsuzu karşımıza çıkarıyor? Ne garibiz değil mi, kendi çiçekli yollarımıza kendi dikenlerimizi yerleştiriyoruz. Dikenlere batıp da acıyan canımızı yine kendimiz avutmaya çalışıyoruz. Biz en çok kendimizle mücadele ediyoruz bu hayatta...

Neyse neyse, ani bir dönüşle modumu yükseltiyorum çünküü yeni bir ay demek taze umutlara, taze soluklara ve her daim heyecana kapı aralamak demek. Umarım her yeni günümüz bir öncekinden çok daha anlamlı geçsin bu ay da, güzel samimiyetlerimiz hiç eksilmesin. Canımızı sıkan tek şey hiç çatlamayan cheesecake-imizin durduk yere çatlayıp patlaması olsun(!) (az önce yaptım ve öylesine çatladı ki vallahi hayretler içinde kaldımm 😒)





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

28 Şubat 2019 Perşembe

28 Day Blog Challenge #28

  • Bugün meydan okumanın son günü, neler oldu, koca bir ay nasıl geçti, meydan okuma nasıldı merak ettim..


Ahh zaman... Ne garip şeysin sen öyle, yine hakimiyetini hissettirdin ruhlarımızda. Yine bir başlangıcı aldın, harmanladın ve usulca sona ulaştırdın. Ve bu düzeni yine bıkmadan, gocunmadan yaptın. Aslında senden şikayet ediyor görünsek de belki de teşekkür etmeliyiz; senin de bir parçan olabildiğimiz için...
Blog dünyasında kendime bir yer edinebildikten sonra buradaki enerji içimi hep heyecanla dolduruyordu. Yeni şeyler üreten, keşfeden, cesaret gösteren yazıları okumak, hiç tanımadan başka birisinin duygularını en içten hissedebilmek galiba en keyif aldığım şeylerden biriydi. Meydan okumalar da tıpkı bunlar gibi takip ettiğim ve biraz da imrendiğim bir durumdu aslında. Fakat nedense aklım çok kalıyor olsa da sıkı bir cesaret gösterip katılmayı gerçekleştirememiştim. Ta ki canımız Ezgi' nin bu mis kokulu meydan okumasına kadar! İçimin sesi 'hadi be kızım ne duruyorsun' dedi, durmadım, iyi ki de durmamışım!

Bizi bir ortak paydada buluşturuşu, hiç unutmayacağımız koca bir anı sağlayışı, anlayışı, heyecanı, yaratıcı bakış açısı ve daha pek çok emeği için teşekkürlerin en büyüğü sevgili Ezgi' ye!

Meydan okumanın ilk günü öylesine kıpır kıpırdı ki içim; bir çocuğun bayram sabahı telaşı gibiydi hissettiğim duygu. Sonra bir anda -belki de hiç olmadığı kadar- coşkulu bir gün olmaya başladı o gün. Meydan okumaya katılan tüm arkadaşlarım mis gibi bir enerjiyle yazmıştı yazılarını ve sınırları çizilmemiş muazzamlıkta bir etkileşim sarmıştı dört yanımızı. Bence blog dünyamızın en özel yanı, hepimizi içine alacak kadar büyük kolları olması, bizi sevgiyle sarıp sarmalaması... Hep dediğim gibi, buradaki taze samimiyeti belki de hayatın hiçbir noktasında bulamayacağımı düşünüyorum. Görmeden, duymadan ama hissederek varlığımızı ortaya koymanın da tadabileceğimiz gerçek bir tatmin olduğuna inanıyorum. Bu nedenle hepimiz iyi ki buradayız ve iyi ki yazıyoruz...
Sonra hepimizi aldı bir telaş; her gün için özenerek yazılar yazmaya ve elimizden geldiğince herkesi ziyaret etmeye çalıştık. Caanım Ezgi' nin de bir yazısında dediği gibi; herkes yazıyor, herkes yetişemiyor belki ama kimse kimseye gönül koymuyordu. İşte asıl mesele bu, bizim bu doğallığa ihtiyacımız var!
Zaman da öyle bir duruyordu ki karşımızda, yeniden hızını bize gösterip yeniden akışına bizi de harmanlamayı unutmadı. Meydan okumanın ortalarına doğru eminim hepimizin içinde bir buruk his filizlenmeye başladı, her güzel şeyin bir sonu olduğuna dair doğan o his...
Aslında belki de yapmam gereken ilk şey, meydan okumaya katılan tüm arkadaşlarımı ve kendimi -arada fire vermiş olsak da- azmimizden, heyecanımızdan ve sabrımızdan ötürü tebrik etmek olmalı. Zira bizler aslında kendimize de meydan okuduk, bıkmadık, pes etmedik. Güzel bir sonuç için çıktığımız yolu çiçeklerle süslemeyi bildik. Katılan tüm arkadaşlarımı hem tebrik ediyorum, hem de bol teşekkür ediyorum. Bu çoğunluk olmasaydı belki de bu kadar keyif alamayacaktık...
Meydan okumanın en güzel yanı tabi ki bizlere sunduğu doğal etkileşim platformu. Her yeni gün yazılarımıza taze yorumlar almış olmak bence çok narin bir histi. Fakat benim için bu meydan okumayı unutulmaz kılan en önemli nokta, yeni insanlar tanımış olmak ve gerçekten de bu kısa zamanda iyi ki tanımışım hissini kalbimin en derininde hissetmek oldu. Bu hissi, bu hissi hissetmeyi çok seviyorum. Buna fazlasıyla değer veriyorum ve umarım çok uzun yıllar boyunca da bunu kaybetmeyeceğimizi düşünüyorum...
Peki sen zorlandın mı diye soracak olursanız, evet, zorlandım. Özellikle ilk yarıyı tamamladıktan sonra günler hiç anlayamadığım bir maratona çıktı ve zamanın peşinden çok daha hızlı koşmaya başladım. Arada geç kaldığım günler oldu tabi, biraz üzüldüm ama tamamen pes etmiyor oluşumu görmek de mutlu etti beni. Önemli olan hedefe güzelce ulaşabilmekti, zira öyle de oldu diye düşünüyorum.
Koca bir ay diyoruz ya hani, aslında ne kadar da şaşırtmalı bir durum değil mi? Başlarken her şey öylesine büyük, öylesine emek isteyen bir konumda duruyor ki sonunu hesaplamaya çalışıyoruz hemen. Oysaki biz hesaplasak da hesaplamasak da, kendimizi zorlasak da zorlamasak da 'şeyler' oluyor ve bitiyor. İşte hayat da böyle bir şey; bir durumla karşılaşıyoruz. Belki paniğe kapılıyor, belki umutsuzluğa düşüyoruz. Çoğu zaman yaşamadan, anlamadan, deneyimlemeden yargılar belirliyoruz kafamızda ve en önemlisi de iç enerjimizi bu yöne evrilmeye zorluyoruz. Eğer minimal alanlarda bu durumla başa çıkmayı öğrenebiliyorsak, hayatın genelinde neden öğrenemeyelim değil mi? Belki zor olur, belki uzun sürer ama nihayetinde olacağına inanıyorum. Yeter ki isteyelim... ✌

İyi ki buradayız
İyi ki yazıyor, öğreniyor, paylaşabiliyoruz.
Hep olalım, çok daha uzun ve ferah yıllar boyunca! 💫




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

27 Şubat 2019 Çarşamba

28 Day Blog Challenge #27


  • Bazı günler enerjin düşük uyanırsın ya da bir şey olur modun düşer. Ne yaparsın da toplarsın ? Var mı sihirli bir kaç önerin ?

Aslında sihirli önerilerim yok. Belki de kendimi hiçbir zaman sihirli önerilere sahip olacak biri gibi de görmüyorum. Kendi çapımda takılıyorum diyelim.
İnsan yaş almaya başladıkça o çocuksu saflığını terk ettiğine ve daha mat duyguları yaşadığına şahitlik ediyor. Zamanında mutlu eden ufak şeyler, yerini alan hız ve haz ikilisine yenik düşüyor, mücadele etmek, sorumluluk almak ya da duyarlı kalmak etkisini yitiriyor. Herkesin bu yönde evrilmeye başladığı bir gezegende artık sabahlarımız da ne yazık ki düşük modlarla karşılanıyor.
Böyle uyandığım çok sabah oldu, olacak da. Gönül hiç olmasın istiyor ama işte, bir yanımız her daim insan olmakla çevrili...
Böylesi bir durum yaşıyorsam ilk olarak bu ruh halimi görerek ve kabullenerek atıyorum ilk adımımı. Çünkü insan bazen o kadar anlaşılmaz olabiliyor ki, ruh hallerini inkar edebiliyor ya da genellikle bastırmaya çalışıyor. Bu durumun bize güdülenmiş bir baskı mekanizması olduğuna inanıyorum, zira bastırmak eylemini bizler çok hızlı öğreniyoruz. Ve haliyle duygularımızı da kolay tüketiyoruz. Bu nedenle kabullenmek önemli, sonrasında çözüm bulmak çok daha kolay.
Eğer enerjim epey düşükse, ağlarım. Evet evet ağlarım ve aslında ağlamanın getireceği ferahlığa da inanırım. Fakat ağladığım anların yalnızca bende kalmasına dikkat ederim, başkalarını etkilemeye gerek yok ne de olsa. Bu durum aslında çoğu zaman zorlar beni çünkü bir duyguyu hissettirmeden yaşamak bana göre zor bir eylem. 
Sonrasında bir kahve ve tabi ki bir çikolata her şeyi rahatlatmaya yeter de artar bile! Özellikle çikolata, ah nasıl bir aşk yaşarız öylesi anlarda, adeta bir kötü gün dostu hihihi! 
Enerji düşüklüğünün en iyi ilacı, bizi gerçekten anlayan bir insanla muhabbet etmek olabilir. Eğer hayatımızda gerçekten böyle birisi varsa aslında şanslıyız ve şükretmemiz de gerekir. Fakat diğer yandan hayat öylesine yoğun, öylesine hızlı akmaya başladı ki, neredeyse hepimizin günlük rutinlerde dahi uğraşacak bir dolu sıkıntısı olabiliyor. İşte bu nedenle zaman zaman acaba karşımdakini de bunaltır mıyım hissi oluşmuyor değil...
Ve tabi ki olmazsa olmazlarımız müzikler ve filmler. İyi ki varlar, ben düşük modda mutlaka bir bölüm Seinfeld açarım kendime. Gerçekten de işe yarıyor.
İnsan karamsar bir havaya girdiğinde bazen hep orada kalmak isteyebiliyor. Bu nedenle böyle zamanlarda bir işle meşgul olmak mühim, ben en sevdiğim şeyleri yapmaya çalışıyorum ki bunun başında mutfakla içli dışlı olmak geliyor. Kafama göre pastalar, turtalar, kurabiyeler yapıyorum. Yaparken şarkı söylüyor, bazen dans ediyorum. Düşük enerjim yine duruyor bir kenarda ama en azından onu sıfırlamak adına kendimle vakit geçiriyorum. Sanırım benim için mod yükselten en güzel aktivite bu olabilir. 😋


Bugünün de sonuna gelmiş bulunuyoruz, yarın için ve meydan okumadaki diğer arkadaşlarımın yazıları için hem heyecanlıyım hem de fazlasıyla meraklıyım. Hepimizin yazmak istediği çok şey olduğunu biliyorum, benim de var. Ama hepsi yarına saklıı... 😉




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

26 Şubat 2019 Salı

28 Day Blog Challenge #26


  • Maddi ya da manevi neye ihtiyacın var?

Bence bugünün maddesi, hepimizin içinde aslında manevi yönümüze olan bir hassasiyet yaşattığımızı anlamak için. Çünkü bu öyle bir soru ki; bir yandan her şeyi isteyebilecek gücü buluyor kendinde insan. Gezegende öylesine heybetliymiş ve bazı şeyler de öylesine olabilirmiş gibi düşünüyor. Fakat diğer yandan öyle sakin, duru ve dingin bir kapı aralanıyor tam karşımızda. İnsan olmak ya da yaşamak belki de gerçekten de bu ikilem arasında harmanlanabilmekten geçiyor diye düşünüyorum...

Her şeyin zor olmadığı, sevmenin ve sevilmenin anlam bulduğu, kalp kırmanın zor olup özür dilemenin imkansız olmadığı, huzur ile sağlığın dost kalabildiği ama en önemlisi de benliklerimizi ezmediğimiz, evrimde ilerlemeyi gözeten ve şekilcilikten olabildiğince uzaklaşan bir dünyaya ihtiyacım var, ihtiyacımız var.
Gerisi zaten hallolur değil mi...




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

25 Şubat 2019 Pazartesi

28 Day Blog Challenge #25

  • Alfabe oyunu gibi düşün. A-Z ye sevdiğim şeyler listesi. A denince aklına ilk ne geldi mesela ? Böyle tüm alfabeyi hazırla bakalım.


A- Arabam, olmasaydın olmazdık 😁
B- Babam, kuşak farkına kafa tutuyoruz ✌
C- Ceviz kurabiye, hele renklileri yok mu ah 🍪
Ç- Çi ko la ta, aşk budur yahu 😅
D- Daktilo, sana aklımı çok fena taktım bilirsin 👑
E- Erik, yahu sen nasıl bir ödülsün bize 🎇
F- Fenerbahçe, reca ediciim bu bahsi kapatalım 😔
G- Güneş gözlüğüm, nihayet kavuştuk be çiçeğimm 😎
Ğ- Kıyamam, seni dışlıyor muyuz yoksaa..
H- Helva, ay bir de dondurmalı irmik helvası olursa tadından yenmez 🍚
I- Işık, bazen değerini bilmiyoruz farkındayım 🌔
İ- İncir, yerini kimsecikler dolduramıyor aah ah 💞
J-  Jilem, çocukluğumsun sen benim 🙈
K- Kahvem, bir yangın anında kurtarılacaklar listemin başında sen varsın 🍵
L- Limonata, fakat ne ilginçtir ki son yıllarda çok özletir oldun yahu 🍹
M- Marx, işte senin bu listede yer alıyor olman beni bile şaşırttı 😃
N- Niloya, çünkü tosbik onu yalnız bıraktığında çok üzülmüştüm 😢
O- Odam, kendim olabildiğim parıltılı dünyam 🎑
Ö- Özür dilemek, kısa ve net 👊
P- Panduflarım, öyle seviyorum ki sizi 👯
R- Rozetlerim, özellikle balonlu olann 💃
S- Sadakat, bazı şeyler hassas nokta 💢
Ş- Şarkı söylemek, hem de utanmadan gocunmadan ve doya doya 🎤
T- Takıntılar, aslında evrimde ilerlemek adına aşmalıyız hepsini 💫
U- Umut, çünkü neden olmasın ★
Ü- Ülkeler arası seyahat etme hayali, hihihi 😇
V- Vedalar, galiba hayatta nefret ettiğim tek şey 😐
Y- Yıldızlar, insan bazen kendini çok yalnız hisseder ama aslında değildir 🌌
Z- Zeytin, köpüşümm minik suratlım 🐶



Pek çaktırmamaya çalıştım ama aslında epey zormuş böyle bir liste oluşturmak yahu...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

24 Şubat 2019 Pazar

28 Day Blog Challenge #24


  • Farklı şehirlerdeyiz ya da aynı yerde bile olsak herkesin önerisi kendine özel olur eminim. Bulunduğun şehir ile ilgili öneri listesi şahane olur bence. Bir günüm var neler yapabilirim orada ? Nerede leziz birşeyler yiyebilirim bir düşün bakalım ?

O halde Kayseri' ye hoşgeldinizz! 🎉


Yol yorgunluğu şöyle güzel bir yemek sayesinde giderilir. Fakat tek mekanla sınırlı kalmak da olmaz. Haydi bakalım!


Cumhuriyet Meydanı


Şehir merkezinden Talas' a doğru yol alıyoruz, tabelalar fazlasıyla yardımcı olacak o nedenle telaşa gerek yok. Gideceğimiz ilk durak 'ben etsiz yaşayamam abicim, şöyle yemek yediğimi anlamalıyım' diyenler için. Hacı Steakhouse; burası gerek hizmeti gerek lezzeti bakımından şehrimin en talep edilen mekanlarından birisi. Son yıllarda etin şovla harmanlanması konsepti burada da hakim fakat ilgili bir sahibi ve yetenekli çalışanları var. Ben samimiyete bir tık daha önem veriyorum, eğer siz de benim gibiyseniz önce buraya uğramalısınız. Aynı zamanda çok yakın tarihte şehir merkezinde Hacı Sokakta konseptiyle bir mekan daha sundu bizlere işletme sahibi. Daha bizden, daha ulaşılabilir ve daha farklı lezzetler mevcut orada. Ben de henüz gitme fırsatı bulamadım ama ilk fırsatta gidilecekler arasında...
Şehrimin Talas bölgesi hem konum hem de planlama açısından daha fonksiyonel bir bölge. Üniversitenin orada olması, değerlendirilebilecek alan bakımından zengin olması haliyle yatırımcılar için bir fırsat oluşturdu ve bu bölge son yıllarda fazlasıyla gelişme gösterdi. Talas' ı bir bütün olarak seveceğinize eminim çünkü aradığımız her şeyi neredeyse tam anlamda o bölgede ve hızlı şekilde bulmak mümkün. Bu nedenle şimdi sizi aynı bölgede nefiss bir tatlı mekanına yönlendirmek istiyorum. Bu arada şehrim yemek konusunda olduğu kadar tatlı konusunda da iddialı, özellikle waffle konusundaki başarıyı göz ardı edemeyeceğim. O mekanı birazdan öneririm, önce şirin tatlıcımıza gelelim; Cadının Evi. Çikolataya aşık mısınız, aşık olmak ister misiniz? Şöyle şirin ve samimi bir mekanda keyifli dakikalar geçirmek ister misiniz? O halde bu mekanı içinize sinerek tercih edebilirsiniz. Memnun kalacağınızdan eminim aslında. 😁 Ve gelelim waffle konusuna. Bundan yıllar evvel Kayseri' de ilk defa waffle anlayışı doğduğunda aslında hepimiz büyük bir talep boşluğunun dolmuş olduğunu gördük. Hal böyle olunca şehrimde waffle üzerine bir piyasa oluştu ve doğrusunu söylemek gerekirse çok da başarılı bir piyasaydı bu. Çoğu şehir dışında yaşayan ya da şehir dışında waffle denemiş arkadaşlarım, buradakine yakın bir tat oranına ulaşamadıklarını söylerler. Bu aslında sevindirici bir durum, çünkü waffle üzerine fazlaca mekan var. İşte bunların arasından benim için ayrılan mekan Woom, bence hem konsept hem de lezzet derecesi bakımından farkını her daim ortaya koyuyor. Bir mekana gittiğimizde yediğimiz şeyden tat aldığımız kadar ortamın aurasının da bizi etkilemesini bekleriz. İşte burası, tam da orası...
Erciyes Dağı
Karnımız doydu, tatlı ihtiyacımız tamamlandı. O halde şehri turlamaya başlayabiliriz diyorum, ne dersiniz? İlk durak tabiki de tüm heybetiyle sizi bekleyen Erciyes Dağı olacak. Ulaşım artık çok kolay ve hızlı, bu nedenle nasıl gideceğim soruları doğal olarak sıfırlanmış oluyor. Ben genelde kış sezonu öne çıkan dağlara ayrı bir yakınlık duyarım, farklı şehirlerdeki alternatifleri de büyük ilgiyle takip ediyorum. Fakat kendi şehrimde olduğu için Erciyes' i ayrıca övmeyeceğim. Çünkü gerçekten de geçmişe kıyasla fazlasıyla gelişen, fazlasıyla imkan sunan ve turistik açıdan da oldukça ilgi gören bir profile sahip. Kayseri' ye gelip de Erciyes' i görmeden giden pişman olur, kesin bilgi... 😎

Osmanlı Sokağı
Erciyes' ten dönerken öyle kuru kuruya dönmek olmaz, biraz tarihi keşifler yapmalı. Bu nedenle rotamızı yeniden Talas' a çeviriyor ve bilinen adıyla
Osmanlı Sokağı ' na gidiyoruz. Talas' ın belirli bir kısmı Ermeni, Rum ve Türkler' in bir arada yaşadığı bir bölge. Bu nedenle çok eski zamanlardan kalma tarihi yapılar, taş evler, nostaljik kaldırımlar halen yapısını korumakta ve geliştirilmekte. Belki de turistik bir gezinin ilk noktası burası olmalıdır çünkü hem birbirinden farklı fotoğraflar çekebilecek, hem eski zamanların mimarisini gözlemleyebilecek hem de bir ufak nostalji yaşayabileceksiniz. Eğer mimariye ekstra ilginiz varsa yine Osmanlı Sokağı yakınlarındaki eski kiliseleri görebilir, dönemin hikayesini bölge halkından keyifle dinleyebilirsiniz. 
Yeraltı Şehri
Tarihi gezintimizi bir yer altı macerasıyla şenlendirmek ister miyiz, bence isteriz! Şimdi rotamızı Ali Dağı Sarnıçlı Yeraltı Şehri ' ne çeviriyoruz. Bu arada Ali Dağı' ndan birazdan bahsedeceğim. Erciyes Dağı eski bir volkanik dağ olması sebebiyle burada yeraltı yapıları ya da mağaralar aslında ilk günden beri varlığını korumuş. Tabi hepsinin yaşanabilir seviyesi aynı olmadığı için restorasyona uğraması pek mümkün olmuyor. Yeraltı şehri farklı bir deneyim yaşamak isteyenler için güzel bir alternatif olacak diye düşünüyorum. Bu yeraltı şehrinin yaklaşık 3500 yıllık bir hikayesi var. Ancak dediğim gibi restorasyon işlemleri aşırı dikkat gerektiren bir mesele, bu nedenle 2010 yılından itibaren şehrimize kazandırılmış durumda. Bence mutlaka görmelisiniz...
Ali Dağı
Ve gelelim Ali Dağı ' na. Söz konusu Kayseri ise aslında iki sembol vardır; Erciyes Dağı ve Ali Dağı. Erciyes' in kayak turizmine olan yatkınlığını bir kenara ayıralım, Ali Dağı Erciyes' e kıyasla daha minimal ancak yeteri kadar heybetli bir dağ. Dağ yürüyüşlerinin, yamaç paraşütü turnuvalarının baş kahramanı... İster yürüyerek, ister araçla bu dağa kolayca ulaşabilir ve zirvesinde mis gibi şehir manzarasına karşı bir çay içebilirsiniz bence. 😇
'Peki şehir merkezinde şöyle alternatif yerler yok mudur?' dediğinizi duyar gibiyim. O halde bir hızla rotamızı merkeze çeviriyoruz. Sizi karşılayan geniş ve coşkulu Cumhuriyet Meydanı' nın hemen yanı başında göreceğiniz Gevher Nesibe Medresesi, Anadolu' nun eski ve ilk tıp merkezi olarak biliniyor. Aynı zamanda en önemli özelliği akıl hastaları için ses ve su terapileri geliştirmiş olması. Burayı ziyaret ettiğinizde medresenin yapılış hikayesini özellikle dinlemenizi tavsiye ediyorum, biraz hüzünlü ama bir o kadar anlamlı bir hikayeye sahip. Bu medrese günümüzde bir müze haline getirildi ve sanat, bilim ya da pek çok kültürel aktiviteye de kapı aralamış oldu. Bu birleştirici konseptini seveceğinizi düşünüyorum...
Gevher Nesibe Müzesi
Cumhuriyet Meydanı, tabiri caizse şehrin tam göbeği. Burada durup saat kulemizi, heybetli Atatürk heykelimizi ve tüm ihtişamıyla sizi karşılayan Kayseri Kale' mizi rahatlıkla inceleyebilirsiniz. Kale içi öncesinde farklı bir konsepte sahipti ancak son yıllarda bir restorasyon programı ile değerlendiriliyor... Hazır şehrin merkezindeyken sizi görülmesi gereken bir başka mekana yönlendirmek istiyorum; Kapalı Çarşı. Eğer böyle eski geleneklerin devam ettiği, esnafının samimi, sohbetinin tatlı olduğu, daha 'bizden' ortamların tutkunuysanız burayı kesinlikle ziyaret etmeli ve oradaki yaşantıya tanıklık etmelisiniz. Kapalı Çarşı her ne kadar zamanla bazı değişimler yaşamış olsa da, Osmanlı kapalı çarşıları arasında İstanbul' dan sonra gelen ilk kapalı çarşılar arasında yer alıyor. Bir heyecanla girip ufak kaybolmalar yaşayabilirsiniz, şimdiden uyarmakta fayda var, hihihi!
Yavaş yavaş gün sonlarına yaklaşıyoruz ve emin olun bu anlattıklarım henüz görülmesi gereken yerlerin yarısı bile değil! Bu nedenle eğer yolunuz Kayseri' ye düşecekse, minimum 2 gün ayırmanızı tavsiye ediyorum. Şimdi gelelim acıkan karınlarımızı doyurmaya!
Kayseri Kalesi
Kayseri' ye gelince yapılacak en büyük hatalardan birisi mantı yememek olur! Burası mantının adeta baba evi 😁 Bu nedenle güzel mantıyı birkaç mekanda tadabilirsiniz, ben aralarından en gözde olanları önermek istiyorum. Kaşık- La ve Elmacıoğlu İskender. Şehre girerken Kaşık- La gözünüze çarpmış olabilir, ben özellikle mantı denemek isteyenler için bu faaliyeti en sona bırakmalarını tavsiye ediyorum. Bence şehirden ayrılırken yediğiniz mantının tadı damağınızda kalacak ve bir daha gelmek için gün sayacaksınız. ✌ Her iki mekan da gönül rahatlığı ile tercih edip hem mantıya hem de şehrimin kendine has diğer lezzetlerine doyacağınız mekanlar. Her ikisi de konsept olarak daha özenli mekanlar. Özellikle Elmacıoğlu, son yıllarda mimari bakımdan biraz daha Osmanlı kültürünü yansıtmayı hedefleyen ve bunu modern tarz ile harmanlayan bir mekan. Umarım her iki mekanı da deneyimleme fırsatınız olur, ben memnun kalacağınızdan neredeyse eminim. Eğer memnun kalmazsanız bana mutlaka bildirin! 😃

Çok uzun ve fakat yazılması gereken çok daha fazla şeyin olduğu bu güzel yazımı sizi daha fazla sıkmamak adına sonlandırıyorum. İnsanın yazdıkça yazası geliyormuş yahu, belki Kayseri üzerine ilerleyen zamanlarda birkaç yazı daha ekleyebilirim, hihihi!
Ve tabi ki yolu düşen, merak eden, plan yapan herkesi şehrime bekliyorum. Görüşebilmek de ne şahane olurdu değil mi? 💕

✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

28 Day Blog Challenge #23


  • Neler yapıyorum yazısı hazırlıyoruz.

Sevgili Ezgi' nin en sevdiğim serisi... ❤


Seviyorum: Bu sıralar biraz tökezliyor olsam da ben de meydan okuma içinde olup yazı yazıyor olmayı çok seviyorum. Güneşin doğuşunu izlemeyi, köpeğimle yürüyüş yapmayı, yüksek sesle şarkı söylemeyi seviyorum...


Yiyorum: Bol bol sebze yiyorum. Bu aralar organik peynirlere biraz odaklanmış durumdayım, farklı çeşitlerini temin ediyorum fırsat buldukça.


İçiyorum: Sabahları tabi ki kahve, spordan önce ve sonra da bol bol su...


Hissediyorum: Umutlu hissediyorum. Fakat bir yanım da net sonuçları görebilmek istiyor, bazen arada kalıyorum ama yine de sabahları uyanınca enerjik hissediyorum kendimi.


Yapıyorum: Eskisine kıyasla çok daha sistematik şekilde spor yapıyorum. Filografi kursuna başladım, henüz acemilik aşamasındayım ama şimdiden aklımda yapmak istediğim tablolar var, heyecanla bekliyorum tecrübe kazanmayı. 😉 Bir de penye ipten farklı modellerde çanta yapıyorum ve aşırı keyif alıyorum. El emeği ne güzel şey öyle...


Düşünüyorum: İnsanoğlu temelde aynı sistem üzerine kurulmuşsa, neden birbirimizden çok ayrı uç noktalardayız diye düşünüyorum. Bir de zaman bazen çok farklı gelişiyor, her şeye nasıl böyle hızlı alışabiliyoruz diye düşünüyorum.


Hayalini kuruyorum: Yeni Zelanda' danın sokaklarında kaybolacağım günün hayalini kuruyorum. Hayal kurmak güzel şey...


Okuyorum: Hepimiz gibi ben de bu ay elimden geldiğince blog arkadaşlarımın yazılarını okuyorum. Teknolojinin güzel fırsatları sayesinde artık bir mail yoluyla bile çok farklı alıntılara ulaşabiliyoruz, onları bol bol okuyorum. Bir de bu aralar nostalji haberler okuma isteği doğdu içimde...


Dinliyorum: Tınısını çok sevdim, tam üç gündür https://www.youtube.com/watch?v=VArur7IAMvM dinliyorum.


İzliyorum: Yabancı dizi izleme konusunda fena sayılmam. Tüm dizilerim sezon arası vermiş durumda, özellikle The Good Place' i dört gözle bekliyorum. Bu aralar Manifest izliyorum, kötü günler için sakladığım Seinfeld bölümlerinden karıştırıyorum araya. Pek keyifli oluyor.



Son düzlüğe giriyor gibiyiz, tadı damağımızda kalacak bu meydan okumanın vallahi...





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

22 Şubat 2019 Cuma

28 Day Blog Challenge #22


  • İnanıyorum bu yazı faydalı olacak, bildiğin şeyler hakkında ipucu verebilirsin. Ne bileyim mutfak ipuçları ya da fotoğraf ile ilgili ya da şu an hiç aklıma gelmeyen birşeyle ilgili.. İpuçları hayati önem taşırlar, içlerinde deneyim barındırırlar..

Büyük heyecanla başladığımız meyan okumamızda 22. gün ve beni şimdiden bitiyor olmasına dair bir hüzün sarmadı değil... Zaman yine, yeniden bizler için muazzam hızını sunmuş oldu böylece. Olsun, hepimiz güzel bir tecrübe biriktirmiş olduk bu sayede...
Aslında ne yazacağıma dair belirli bir fikrim yoktu, uzun uzun düşündüm. Böyle zamanlarda sanırım kararsızlık hakkımı sonuna kadar kullanıyorum. 😁 Bugün de yine diğer arkadaşlarımın birbirinden faydalı yazılarını okudum ilk olarak, bakalım benim ipuçlarım nelermiş...


Çok sevdiğim evcil hayvan dostum var ve günlerim onunla çok daha eğlenceli geçiyor. Fakat evcil hayvanla birlikte olmak demek, konuşamayan bir bebeğe bakmak demek benim için. Özellikle çok ufak zamanlarından itibaren bir evcil hayvan edindiyseniz ya da bunu planlıyorsanız eğitimini vermek de tamamen size kalıyor. Ben de kendi halimdeki tecrübelerimi paylaşmak istiyorum.

- Sevgi temel kural. Tutkulu bir hayvan sever olabilirsiniz fakat iş birşeyler öğretmeye geldiğinde bazen sabırsızlıklar doğabiliyor. Evcil hayvanımın her daim benim yansımam olduğunu düşünürüm; benim modum ne ise o da öyle hareket eder. Bu nedenle birlikteliğin ilk adımı sevgi olmalı benim için.

- Hassas tuvalet eğitimi. 'O bir köpek/ kedi, o halleder' tarzı bir düşünceyi bir an evvel kafamızdan atıyoruz. Öğrenmek, her canlı için öğrenmektir ve fazlasıyla emek isteyen bir süreç. Özellikle köpeklerde tuvalet eğitimi tüm bir yaşantıyı etkileyen bir süreç olduğu için doğru uyaranları -sabırla- vermek çok önemli. Bazen yüksek ses tonunun otorite açısından faydası olduğu düşünülse de her köpek aynı olmayabilir ve bu durum da ters tepki oluşturabilir.

- Ödül vermeyi bilmek. Evcil hayvanınız gözlerinizin içine bakıyor ve sakin kalıyorsa istediği tek şey sevgidir. Ve bence bu da sevginin en saf hali... Çok ufak bir evcil hayvan henüz ödül sisteminden pek haberdar olamaz. Bu nedenle ödüllerin derecesinin öyle çok yüksek olması da gerekmez. Fakat bir defa olumlu bir davranış karşısında verdiğiniz ödülü, ikinci defaya uygulamazsanız evcil hayvanınız küsebilir, sinirlenebilir ya da içine kapanabilir. Ödül vermeyi öğrenmeliyiz...

- Şiddete hayır. Benim için gezegendeki hiçbir canlı hayata şiddeti öğrenmiş olarak gelmez. Ne yazık ki köşe bucak kaçındığımız bu şiddeti öğretenler de yine bizler oluruz. Bir köpek elimizi ısırıyor ya da bir kedi yüzümüzü tırmalıyor diye şiddetle karşılık veriyorsak, evcil hayvanımız bizi bir tehlike unsuru olarak görecektir. Bu da o muazzam sevgi bağının oluşmasındaki en büyük engeldir, dikkat etmekte fayda var...

- Sosyalleşen evcil hayvanlar. Evet, belki de bize yoldaş olsun diye bir hayvanla bağ kuruyoruz ancak nasıl ki bizler başka yüzlere ihtiyaç duyuyorsak hayvan dostlarımızın da arkadaşlık kurmaya ihtiyacı var benim için. Özellikle kendi köpeğimde de gözlemlediğim üzere, başka hayvanlar her daim mutluluk veriyor. Mutlaka aynı tür olması da gerekmez, tabiri caizse tanıdık bir sima olsun yeter, hihihi! 😋

- Oyun şart, mama yeterli. Minik bir hayvan dostumuz olduğunda muhtemelen ona kıyamıyor ve kendi besin düzenimize göre beslemeye başlıyoruz. Fakat bu durum hayvan sağlığı açısından oldukça tehlikeli aslında, mamalar da öyle gelişmiş ki, bence bizden çok daha zengin şekilde besleniyor küçük dostlarımız! ✌ Tabi öyle mama önünde su arkasında bir hayat olmaz! Tıpkı bizler gibi hayvan dostlarımız da hareket etmekten, oyun oynamaktan ve özellikle gezmekten fazlasıyla hoşlanırlar. Bu durum bazen zor gelebilir ancak onların da hak sahibi olduğunu unutmazsak çok daha keyifli olur diye düşünüyorum. 😇





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

21 Şubat 2019 Perşembe

Mim: Martini

Günlerdir defterciğime 'unutma' uyarısıyla not aldığım ve bekleyen mimi nihayet yapıyor olmanın keyfini yaşıyorum. Meydan okuma içerisinde olmak çok güzel, fakat bekletmeyi de sevmiyorum sanırım. Sevgili Birpembesever nazik bir davetle bu keyifli mim için kapı aralamıştı bana da, kendisine çok teşekkür ediyorum. Mimler hepimizin tadı tuzu... Kendisinin güzel cevapları tam burada. Aynı zamanda mimi başlatan arkadaşımız Berfçe' nin cevapları için de buraya. ✌
O halde başlayalım...



  • Acı mı tatlı mı ekşi mi?
Milyonlarca defa tatlı, sonuna kadar tatlıı! 😁


  • Çift sayılar mı tek sayılar mı?
Nedendir bilinmez ancak ben çocukluğumdan itibaren çift sayılara karşı bir hassasiyet hissederim. Böyle zaman zaman onlara kıyamadığım falan olur, hihihi!


  • Bitter mi sütlü mü beyaz çikolata mı?
Bu soruyu çok severim, kesinlikle bitter. Hem kalori olarak diğerlerine nazaran biraz daha düşük, hem de beni yormayan bir tarafı var sanırım o hissi seviyorum.


  • En çok gitmek istediğiniz ülke hangisi?
Kendimi bildim bileli Yeni Zelanda. Ve buna fazlasıyla inanıyorum...


  • Çocukken hayalinizdeki meslek neydi?
İngilizce öğretmeni olmak. Çünkü çok tatlı bir öğretmenim vardı ve bu dile de yatkınlığım... Öğretmen olamadım belki ama halen çok seviyorum bu hayali.


  • En güzel yaşım diyebileceğiniz yaş hangisi?
Aslında biz bu soruyu zaman zaman arkadaş grubum içinde de konuşuyoruz. Küçükken 18 yaşında olmak bana çok büyük birşeymiş gibi gelirdi mesela. Sanki çok farklı şeyler olacakmış gibi. Tabi zaman durur mu, akıyor gidiyor a dostlar! Ne 18ler geldi geçti yahu, hihihi! 😃 Çok emin olmamakla birlikte bu soruya 22 cevabını vermek istiyorum; aslında çok dert olduğunu düşünüp hiçbir şeyin yaşanmadığı, tazeliğin, heyecanın ve 'zamanın' en bol olduğu yaş olabilir bence...


  • En sevdiğiniz özlü söz nedir?
Blogumda da yazdığı gibi; çok kişiyle konuş, az kişiyle düşün, tek başına karar al. ✌


  • Herkes ikinci şansı hak eder mi?
Hayır. Çünkü -ne yazık ki- saflık ve iyi niyet çoktan terk etti bizleri...




Fazlasıyla keyif aldığım bir mim oldu, yeniden çok teşekkür ediyorum. Umarım okuması da en az yazması kadar keyifli olmuştur. Ve tabi ki yapmak isteyen herkesi de davet ediyorum.
Keyifli mimler! 







✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

28 Day Blog Challenge #20 / #21


  • Bugün hava nasıl ? Havaya göre bir liste hazırla mesela. ( film, kitap, kıyafet, yemek artık aklına ne gelirse )

  •  Herhangi bir konuda eleştiri hazırlayabilirsin, telefon uygulaması, kitap, müzik ya da restoran ne istersen sana kalmış.


Meydan okuma içerisinde geç kalmaktan, yetişemiyor olmaktan aslında memnun değilim. Fakat hayat da bu aralar bana aşırı yoğun tarafını sunar oldu nedense, böyle aksattığım günler için bir burukluk oluyor tabi ama bu şekilde telafi etmeye karar verdim.


Ben aslında geçiş dönemi mevsimlerini pek sevmem. O kararsızlık, ince giysen üşüme hali, kalın giysen bunalma durumu pek de hoşlandığım bir şey değil. Fakat Şubat, içinin coşkusunu bize erkenden göstermeye başladı. Güneşin doğuşundan yıldızlar el sallayana kadar öylesine ferah, iç açıcı ve umut verici havalar var bu sıralar. Bir yandan da esiyor esmesine ama, kimseyi küstürmüyor bu esintiler mesela... Günün listesi için biraz düşündüm, bolca kararsız kaldım ve hazır havalar da güzelleşiyorken boş vakitleri değerlendirmek adına alternatif bir liste yapmak istedim. 😇

  1. Sevmek. Bir insanı, bir çiçeği, bir kitabı, bir manzarayı... Önemli olan sevmek, sevmek tüm boşlukların çözümü bence.
  2. Fotoğraf çekmek. Profesyonel bir makinemiz olmayabilir. Zaten olması da gerekmeyebilir. Muazzam gözlerimiz, kusursuz bir doğamız ve her daim olmasını dilediğim enerjimiz yeter de artar!
  3. Bisiklet sürmek/ paten kaymak. Benim için güzel havaların en keyifli göstergesi bisikletler ve patenler! Çoğumuz çevreden ya da bakışlardan çekiniyoruz, çekinmeyelim. Rüzgarı yüzümüzde hissedelim doya doya...
  4. At binmek. Bir at ve bir insan, yaşanacak onca güzel anı... Eğer boş vakitlerimin hakkını gerçekten vermek istiyorum diyorsanız bunu kesinlikle deneyimlemelisiniz. 
  5. Açık hava sineması. Bingo! Bir düşünün; yaprak çıtırtılarının arasına kurulmuş samimi bir ortam. Gelişigüzel dizilmiş sandalyeler ve sandalyelerin arkasına üşüme ihtimaline karşı yerleştirilmiş şallar. Sıcak içecekler, mısırlar. Ve akşam esintisinin güzel bir filmle harmanlanması. Mis mis!
  6. Doğa yürüyüşleri. İşte benim favori etkinliklerimden birisi daha! Özellikle güneş kendisini göstermeden başlayan dağ yürüyüşlerini çok seviyorum. Hem sağlıklı hem de fazlasıyla keyifli bir aktivite, üstelik sınırı da yok...
  7. Gülümsemek. Bir kuş öter, bir çiçek açar, güneş doğar. Hepsi bizim için harekete geçer, sırf bize tüm güzelliklerini sunmak için. Çok bir karşılık da beklemezler üstelik, bu nedenle gülelim, çok gülelim. İçten gülelim. Çünkü hayat böyle daha güzel...



Ve gelelim bugünün maddesine. Bence hepimize ilaç gibi gelecek ve farklı bakış açıları sunacak bir madde olmuş bu. İnanıyorum ki hayata dair bazı noktaları eleştirmek konusunda hem fikiriz; haksızlıklar, bencillikler, kötülük ya da duyarsızlık gibi. Ben de herkes gibi bu konuların üzücü yanına eşlik ediyorum, gönül böyle şeyler hiç olmasa istiyor fakat hayat biraz da bu sanırım...
Eleştirmek ile büyük konuşmak/ yargılamak arasında çok narin bir çizgi olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki zaman ilerledikçe bu tarz kavramların içini hızla boşaltır olduk. Hassasiyetlerimize bir nebze gölge düşmesine öyle ya da böyle izin verir olduk. Ben sanırım biraz da bu narin çizgiyi çoğu zaman yerle bir edişimizi eleştirmek istiyorum. Ve bu durumun da eğitimle ya da kültürle belirlenen birşey olmadığını düşünüyorum. Aslında tam olarak adını koyabilmiş değilim fakat sanırım insan olmanın eksik yönlerinden birisi de bu.
Şöyle düşünelim; hayatı kendi sınırlarımızda yaşayan, entelektüel açıdan belirli birikimlere sahip olan ve karakterin evrilmesini olumlu ilerleten bireyleriz hepimiz. Doğru- yanlış, iyi- kötü ya da buna benzer tüm kavramlar sosyal öğrenme ile zihinlerimizde netleşir. Fakat bir an olur -çok küçük bir an- sahip olduğumuz tüm değerleri görmezden gelerek bir insanı belki tanımadan, öğrenmeden, belki çok iyi bilerek yargılamaya başlarız. Bu yargılamayı da aslında fikirlerimizi sunma eylemi adı altında yaparız. İnsan her daim kendisini 'teselli' edecek bir kapı bulur, insan olmak biraz da benliği inandırabildiğin sürece ayakta kalmaktır. İşte bu nedenle de herkesin içinde kendisini inandıran o ses sonucu kimse bir başkasına karışmaz, müdahale etmez ya da yönlendirmez(!) 
Hayat zor fakat bence bu kadar zorlayıcı olmamalı. Bazı şeylere ulaşmak için mutlaka bazı şeyleri zedelememeliyiz bana göre. Düşünmek, kabul etmek, saygı duymak, anlamlandırmak gibi yeteneklerimiz varken kestirip atmayı, kıyaslamayı, kırıcı olmayı seçmemeliyiz. Çünkü bence tam da o zamanlarda fabrikasyon robotlar haline dönüşüyoruz. Çünkü bence tam da o zamanlar gözlerimizin önüne iniyor perdeler. Ve tam da o zamanlar belki de en yakınlarımıza dahi kalıcı zararlar verebiliyoruz. Bilerek ya da bilmeyerek, bence hiç önemi yok...





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

19 Şubat 2019 Salı

28 Day Blog Challenge #19

  • En merak edilenlerden, baştan itibaren blog maceranı dinlemek isterim. 

Bugün, bir farklılık olarak yazımı yazmadan evvel meydan okumaya katılan diğer arkadaşlarımın başlangıç yazılarını okumak istedim. Yazıların hepsini takip etmek gerçekten zor fakat bugünün hakkını da vermek lazımdı. Her biri birbirinden orijinal, eğlenceli ve farklı tüm yazıları ayrı ayrı çok sevdim. Özellikle çok uzun yıllar blog dünyasında ayakta kalan arkadaşlarıma da bir nebze imrenmedim değil hani... Hep dediğim gibi, burada tattığım samimiyet duygusunu aslında hayatın belki de hiç bir evresinde tadamayacağımı düşünüyorum sık sık. Görmüyor, dokunmuyor, duymuyor ve fakat içimizdeki yazma hevesine harmanladığımız güzel yorumlarımızla birbirimize destek oluyoruz. Saygı duyuyor, özen gösteriyoruz. Hayatta bundan daha değerli ne olabilir ki?

Gelelim benim hikayeme, aslında öyle süslü bir hikayem yok.
Yazmak, benim dünyamın çok farklı bir koltuğunda oturan özel bir eylem. İnsan hayatı deneyimlerken kendisini sürekli ölçme fırsatı bulur, yetenekler, hevesler, beklentiler geliştirir. Herkesin şöyle bir durup kendisini dinlediği, başarma duygusunu aldığı anları olur. Yazmak benim için tüm bunların kahramanı gibi aslında. Kendimi bildim bileli içimde bir ses, o sesin elinde ışıltılı bir kalem. Ve yazılacak onca şey oldu. Hiçbir şey yaşamıyorsam bile yazmak beni hiç bırakmadı.
Yazmayı seven yönüm kadar araştırıcı yönümün de hakkını yememek lazım şimdi. Burada varlık sergilemiyorken bile takip ettiğim, yazısını gözlediğim bloglar vardı. Bense onları okurken de aslında yazmaya devam ediyordum defterciklerime. Kimsenin okumadığı ve muhtemelen okumayacağı yazılarıma yenilerini ekliyordum hep. Fakat sonra bir gün içimdeki ses 'neden olmasın' dedi. Öyle apansız, hiç düşünmeden, planlamadan... İçimden nasıl geliyorsa öyle açıverdim bir blog. Bir yanım şaşkın, bir yanım kıpır kıpır... 
İlk zamanlarda ben de elbette fazlasıyla acemi, fazlasıyla tecrübesiz ve fakat fazlasıyla istekliydim. Halen de istekliyim. Burada yazıyor olmak benim için hiçbir zaman birilerinin okuyacağı fikrine paralel gelişmedi. Kimse okumasa da olurdu ama ben o yazma aşkını mutlaka yansıtmalıydım öyle ya da böyle.
Sonra bir anda ışıltılı şeyler olmaya başladı. Hiç tanımadığım ve belki de hayatım boyunca hiç göremeyeceğim birileri, tüm samimiyetleri ile yorumlar yapmaya ve destek olmaya başladılar. O gün anladım ki, burada olmak özünü asla kaybetmeyen bir samimiyetin doğrultusunda anlam buluyormuş. Bazı gerçekliklerden çok uzakta ama bir o kadar gerçek duygularla etkileşebiliyormuşuz mesela. Peşinden koştuğumuz gökkuşağına dokunmak gibiydi bu, çok özeldi. İşte bu nedenle koşullar ne olursa olsun benim de kalbimin hiçbir zaman unutmayacağı kişiler var burada, emekler var...
Tabi yazmak demek her daim daha fazlasını yazıyor olacağınızı da garanti etmek demek. Bazı şeyler olmaya başlayınca arkası da kendiliğinden geliverdi. Mimler, paylaşımlar, yorumlar, takipler... Derken ben de kendimi bu sıcacık dünyanın içinde ve huzurla buluverdim. Hayatta aldığım en doğru kararlar listesine de bir ekleme yaparak tabi.


İyi ki!




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

18 Şubat 2019 Pazartesi

28 Day Blog Challenge #18

  • Evet bugün yaratıcı günümüz, bugün blogun için yeni bir seri başlat. Bu yazı ilki olsun ve elinden geldiğince her ay devam ettirmeye çalışabilirsin mesela..


Bugünün maddesi, bence çok güzel bir madde olmuş hepimiz adına. Henüz diğer arkadaşlarımın yazılarını okuyamadım ancak ilk fırsatta ziyarete çıkacağım. 😇 
Blogda bir seri oluşturmak hem istikrar hem de yazma şevki açısından bence oldukça yararlı bir eylem. Benim de hali hazırda devam ettiriyor olduğum bazı seriler var, araya zaman girse de onları yazmaktan pek keyif alıyorum. Bu nedenle bu defa kendim için farklı bir şey yapmak istedim; eğlenceli ve değişik bir şey... Ben bu seriye 'ÇekYorumla' adını vermek istiyorum. Amacım, bir fotoğraf karesi üzerinden farklı çıkarımlar yapmak, belki farklı bakış açılarına yol almak, belki de içimden gelenleri aktarmak. Bu fotoğraflar her daim mükemmel olmayabilir, bazen bir küçük ot bile yazma duygumu canlandırır belki, kim bilir... 😉 Umarım bu seriyi elimden geldiğince ve eğlenceli şekilde sürdürebilirim ya da önemli olan katılmak aslında değil mi, hihihi! 😁 

#ÇekYorumla - 1


İlk fotoğrafım, benim için yeri her daim ayrı olan ve yeniden gideceğim günü heyecanla beklediğim bir fotoğraf. Bu fotoğrafı Ankara' da çekmiştim, Ankara' dan ayrılmak üzereyken hiç ummadığım bir anda ara sokakta keşfettiğim şirin bir takıcı ve o takıcının bence fazlasıyla keyifli bir fotoğrafı bu. İnsan bazı mekanlara kendisini çok yakın hisseder. Ben bunu enerji uyuşması olarak nitelendiriyorum zira bu nadir hissedilen enerjiyi de çok seviyorum! İşte bu takıcı da benim için yeri özel mekanlar arasında belki de bir numara, kapısından girdiğim ilk andan itibaren içimi saran sıcacık bir havası vardı. O kadar vakitsizlik arasında bu şirin mekanda kaybolduğumu ve her şeyi uzun uzun incelediğimi hatırlıyorum. Hatta bu nedenledir ki mekan sahibi bir sorun olduğunu düşünüp yanıma gelmişti ve ben yeniden samimiyetin aslında ne kadar da bize özgü olduğunu anlamıştım...
Bu fotoğrafı düzenli aralıklarla ve her daim bıkmadan uzun uzun inceliyorum. Aslında her ayrıntıyı öğrendim fakat yine de bu fotoğraf bana tam anlamıyla keyif veriyor. Umarım en kısa zamanda yeniden daha güzel bir fotoğraf çekebilirim bu şirin mekanda. 🎈




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.