18 Eylül 2018 Salı

Bazı Şeyler Hep Kader

Bazen çok yaklaşıyoruz.
Bu defa galiba oldu diyerek bir oh çekiyoruz.
Hayatın güzelliği bir anda seriyor kendisini önümüze; güneşin doğuşu devleşiyor. Kuş sesleri çocuk sesleri ile harmanlanıyor.
Sevmediği şeylere bile tahammül edebiliyor insan hani...

Akıl ve kalp tam o anda bir anlaşma yapıyor. 
Temkinli olmak ve irade, bu anlaşmanın altına imzasını atıyor.
Biraz plan, biraz oluruna bırakmak derken nihayetinde insan mutluluğa eriştiğini sanıyor.

Paulo Coelho der ya, 'tam bütün cevapları bulduğunu düşünürsün, sorular değişir' diye.
İşte öyle bir sabaha uyanıyorsun bazen.
Bazen zaman o kadar hızlı akıyor, olaylar ya da olacak şeyler o kadar çabuk değişkenlik gösteriyor ki, ruh yorgun düşüyor. Beden zaten bıkmış...
Oh çektiğin sabaha dönüp yalnızca neden diye sormak istiyorsun. 
Şanslıysan cevabı buluyorsun, fakat değilsen hiç ummadığın sorularla bile baş başa kalabiliyorsun.

Yani diyorum ki, bazı şeyler hep kader. 
Kısmet.
Hayırlısı.

Fakat hayal kırıklığı oracıkta dururken, umut sınırsızca solarken bu kabulleniş bazen öyle zor, öyle engebeli.
Kabullenmek, baş edebilmek ya da sindirebilmek o anın en özel yeteneği gibi...
Olgunluk ile çocukluk arasına çekeceğin çizgiyi anlıyorsun. 
Ya da zaten çekilmiş o çizgiyi tekrar ve tekrar çekmek için azim gösteriyorsun.

Hayat, insan için özenle dizayn edilmiş engebesi bol bir parkur.
Kazananı da belirsiz, kaybedeni de.
Kimisi tamamlıyor bu parkuru, kimisi eleniyor.
Kimisi elenmişken kendine gelip yeniden varlık gösteriyor.
Herkes kendisinin efendisi ve tabi kendisinin kölesi.
Kimisi başkasına yenik düşüyor, kimisi de kendisine...

İşte böyle böyle tökezleyerek ayakta kalmayı öğreniyor insan.
Şişmiş gözlerini, ağrıyan başını ve belki istemeden de olsa ettiği ufak isyanları saklıyor bir başkasından.
Saklamasa güçsüz, kırılgan ve hatta ezilip geçilen belki. Saklasa kalbine duvarlar örülmüş...
Hem çok kalabalık, hem çok yalnız o anda.
Hem bir nefese ihtiyacı var, hem de bir uçurumdan çığlık atmaya.

Neyse,
Dedim ya, bazı şeyler hep kader.
Tabiri caizse, çatlasan da kader, patlasan da kader.
Terk etsen de peşinden gelecek.
Ve geldiğinde sen yine, yeniden göğüslemeye çalışacaksın onu.
İnsansın çünkü.

Zaman geçer, insanlar gelir ve geçer.
Fakat hep birşeyler eksilir.
Solar
Kırılır
Yıpratır.
Mücadele etmektense öylece sabit kalmak tercih edilir.
Heyecanlar körelir. İşte en önemlisi de bu ya, insan tamamen içine ve yalnızlığına yönelir...




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

12 Eylül 2018 Çarşamba

Mim: Dürüst Müyüz?

Birkaç gün önce değerli Ece Ablamız oldukça anlamlı bulduğum çok güzel bir mim hazırladı tam burada. Hem sorularından hem de verdiği cevaplardan oldukça tatmin olduğumu belirtmeliyim. Blog dünyasında şöyle oturup da etraflıca düşündüren yazıları seviyorum, işte bu da tam olarak böyleydi. Birkaç gündür boş bir zamanımı yakalayıp bu mimi yapmayı bekliyordum, nihayet buradayım. 😋 Ece Abla' ya bu güzel mim için yeniden teşekkür ediyorum. Ayrıca yazması kadar okuması da bir o kadar keyif veren bu mimi birkaç arkadaşımız da yaptılar, kısa zamanda göz atmalı...
O halde başlayalım.



  • Fikirlerinizi dürüstçe söyleyecek yapıya sahip misiniz? Bu mecrada da öyle miydiniz? Kırılmasın diye geçiştirdiğiniz yorumlar oldu mu?
Blog yazmaya ilk başladığım zamanlar anladığım en net durum, buradaki şeffaflık ortamıydı. Usuldan işleyen bir düzen ve bu düzenin etrafında konumlanmış kendi yolunda bireyler vardı. Bana göre burada yazıyor olmanın en teşvik edici yönü işte bu doğallık. Her ortamda olduğu gibi bu ortamda da insanlar arası iletişim, doğruluk/ açıklık ile paralel ilerliyor. Diğer yandan insan bazı yaşanmışlıklardan itibaren yapaylıktan, gösterişten ya da özentilikten arkasına bakmadan kaçıyor. İnsan ilişkilerinde ilk kriter, dürüstlük oluyor. İşte bu nedenle normalde nasılsam burada da öyle olmayı tercih ediyorum. Bazı şeylerin tamamen formunu kaybetmeden yaşam sürmesi gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle birileri kırılmasın ya da birileri beni böyle değil şöyle görsün diye bir çabam hiçbir zaman olmadı.



  • Blog tutmaktan sıkıldığınız oluyor mu?
Asla! Yazmak ve hatta yazma eylemini düşünmek bile bana her daim taze heyecanlar vermiştir. Fakat bu benim için hep böyleydi. Yani yazmak her daim hayat yolunda benimle birlikteydi. Bu nedenle sanırım blog dünyası için yazma işini sevmek ve ne olursa olsun yazmaya devam etmek mühim mesele. Bazı zamanlar buralar epey tenha oluyor. Neredeyse bir elin parmakları kadar aktiflik kalıyor. Ancak bu beni hiçbir zaman olumsuzluğa yöneltmedi. Çünkü yazmak, solmayan mis kokulu bir çiçek. 🌼



  • Yazdıkça rahatlıyor musunuz? Yazmak sizin için bir ihtiyaç mı?
Kalabalıklar içinde yalnızız çoğu zaman. En yakınımız en uzak, en yabancımız en bilindik oluyor gerektiğinde. İnsan bazen konuşamaz; ya içinden gelmez ya da cesaret edemez. İşte öyle zamanlarda yazmak, pırıltılı bir nefes...



  • Geçiştirmek için yazdığınız oldu mu?
Kesinlikle hayır. Samimiyete fazlasıyla önem veriyorum doğrusu. Hatta belki de blog dünyasının hassas noktası bu diyebilirim. Zaten bence insan çekiştire çekiştire birşeyler yazmamalı. Bu biraz içsel bir mesele.



  • Yorumların niteliklerinden memnun musunuz? Yapay olduklarını düşündüğünüz oluyor mu?
Hani bir klişe var ya, sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil. İşte aynen o durum var burada. Ben yazmayı seviyorum diye buradaki herkesin amacı yalnızca yazmak olamaz. Kimisi özelini yazıyor, kimisi maddiyat için, kimisi daha fazla tıklanmak için. Haliyle gelen her yorumu kendi kategorisi içinde değerlendirirsek kendimizi daha rahat hissederiz diye düşünüyorum. Ne demişler, az beklenti çok huzur. 😉



  • Bir bloğu neyine göre değerlendirirsiniz? Tema ve blog düzeni mi, yazdıkları mı?
Açıkçası başkasını okumak kısmında hiçbir zaman 'off harika bir tasarımı olsun yoksa okumam yeaa' gibi keskin kurallarım olmadı. Hatta tam tersine kalıpların dışına çıkıp şans vermek gerektiğini düşünüyorum. Ancak hepimizin karşılaştığı gibi, bazı bloglarda bazen neden olduğunu anlayamadığımız bir rahatsızlık ya da bir tedirginlik hissederiz. İşte o hissi aldığım an uzaklaşırım. Çünkü blog okumak -hele ki günümüzde- ekstra özen isteyen bir iş(!).



  • Antipatik bulduğunuz bloglar var mı? Buna rağmen yorum yapar mısınız?
Buradaki ilk zamanlarımda çok sistematik ilerleyen bir gidişat olduğunu düşünmüştüm. Yazımı yazar, yorumumu yapar, usulca ilerlerim kafasındaydım. Fakat her ortamda olduğu üzere burada da mutlak bir düzenden bahsetmek sanırım olanaksız olurdu. Bugüne kadar öyle el ile tutulur derecede sorun yaşadığım kimse olmadı. Özel hayatımda da sorunları konuşmaktan kaçınmayan bir yapım var aslında. Bu nedenle iletişim kurabilmek benim için önemlidir. Yalnızca bir blog sahibi ile bazı pürüzler yaşamıştım ancak ben çabanın tavır koymaktan önce gitmesi gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle zamanında yorumumu da yapmış, bir çözüm arama çabası içine de girmiştim. Bu hayatta tek bir şeye gönülden inanıyorum; vicdan rahatlığımız olsun, gerisi boş.



  • Aramızda olmaktan mutlu musunuz?
Hem de çoook! 💃Verdiğim en güzel kararlardan birisi de burada yazıyor olmak. İradem dahilinde buradan ayrı kalmayı düşünemiyorum ve açıkçası bunu ummuyorum da. Uzun soluklu olsun, ferah olsun...



  • Zaman zaman ters düştüklerimiz olduğunda bunu sürdürür müsünüz? Büyük bir sorunmuş gibi mi algılarsınız?
Belirli bir yaşa, belirli tecrübelere ve belirli akılsal olgunluklara kapı araladığımızı düşündüğüm için -en azından kendi adıma- olumsuzlukları sürdürmem. Herkesin kişisel tercihidir, sürdürecek olana da mani olmam doğrusu. Burada mühim olan temkinli ve sabırlı kalabilmek.



  • Blog tutmanın size yararları nelerdir?
Bence blog tutmak, uzun yolculuğa çıkmak gibi. Yola çıkarken yanımıza aldığımız merakları, yolda karşılaştığımız insanlar sayesinde eritiyoruz. Paylaşmayı, okumayı, ortak olmayı öğreniyoruz. Yol ne kadar uzunsa emeklerin de o kadar büyük olacağını anlıyoruz. Yeri geliyor taşlı yollardan, yeri geliyor yokuşlardan geçiyoruz ama her daim bu yolda olduğumuzun farkına varıyoruz. Çoğunluk gibi ben de burada tattığım o samimiyet ortamını çok seviyorum. Her şeye rağmen görmeden, duymadan, görüşmeden bir başkasının hayatına farklı yönlerle dahil olabilmek bence insanın da benliğini içselleştirmede önemli bir basamak. Tüm bunların yanı sıra buraya hakiki emekler veren, azim ve çaba harcayan çok fazla blog arkadaşımız var. Bence en büyük yarar da onları tanıyabilmek olmalı...


Vallahi insanın yazdıkça yazası geliyor, umarım bu uzun cevaplar sıkıcı olmamıştır. Ece Ablamıza tekrar teşekkür ediyorum. Yapmaktan fazlasıyla keyif aldığım bir mim oldu. Yapmak isteyen, benim de yazacaklarım var diyen herkesi davet ediyorum ben de...
Keyifli okumalar ✌



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

Puslu Düşünce

Zamansız gelen, olduğu gibi, pürüzsüz yazıları sanırım yazmayı da okumayı da çok seviyorum. Çünkü ben, bazen yazmazsam -o anda ve orada- nefes alamayacakmışım gibi hissederim. İçime gömdüğüm her bir his taneciği için verilecek hesapları çözemeyecekmişim gibi...
Bazen düşünüyorum da, heyecanlı bir zamanımızda ya da mühim durumlarımızda en sevdiğimizle/ ailemizle yaptığımız paylaşımlar acaba bencilliğe giriyor mu? Yani şöyle; mesela heyecanımı çok büyük yaşadığım bir saniye bile olsa ya da mutluluğumu, en yakınıma koşarım. Kelimeleri çok da kontrol etmeden anlatırım içimdekileri. Bak derim böyle böyle oldu. Fakat bazen -tüm bunlar yaşandıktan sonra- içimdeki ses 'yalnızca kendinden bahsederek sence de bencillik etmiş olmadın mı?' diye sorup kaçıverir. Sanki o anda muhabbeti yalnızca ben gerçekleştiriyormuşum hissine kapılırım. Koyduğum emojileri yalnızca ben hissetmişim gibi. Ya da bir ortak ararken sokak ortasında tamamen yalnızmışım gibi...
Biliyorum, hayat böyle düşünülerek ilerlemez. Daha doğrusu bir ortama giren şüphe, düzeni aynen devam ettiremez. Gel gelelim bu durumun doğruluk ihtimalini düşündükçe de, ne yalan söyleyeyim, üzülüyorum. En çok da samimiyete düşen gölge ihtimaline. 
İnsanız, farklıyız ve çok garip haldeyiz. Aklımızdan geçen düşüncelere bir sınır koyma arzumuz yok. Eh, kontrol de tamamen bizde. İşte bu nedenle bir yanım kendimi suçlu buluyor, diğer yanımsa olması gerekene alışmak adına hak veriyor. Yani diyorum acaba gerçekten de olması gereken iletişimin gün geçtikçe usuldan yüzeyselleşmesi mi? Gözden uzak olan gönülden de uzaktır felsefesi? Yok yok, belki biraz durumuna göre hareket etme isteği. İnanın hiç bilemiyorum...
Mesela şu an aslında klavyemin başına çok anlamlı bir mim yazmak adına oturmuştum. Fakat içimi yiyen bir içim, dönüp dolaşan bir düşünce sistemim var. Bazen ne kadar çabalarsam çabalayayım halen umursamama 'yeteneği' edinememiş olduğumu görmek de cabası. Yok, biz buna gerçekten gönül bağı kurulanlara karşı işlemeyen bir umursamaz tavır diyelim en iyisi. İşin üzücü kısmı da zaten bu değil mi?.. 





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

5 Eylül 2018 Çarşamba

Aynada Kendini Görmelisin #4

Bana kalsa her günün her saatinde bu başlık altına onlarca kelime sıralamak isterim. Güneşi selamladığımız her gün, türlü çeşit huy edinen bir dolu insan sunuyor bizlere. Yine birikti benimkiler, bazen diyorum şöyle çığlık ata ata koşsam sokaklarda, ah ne hoş olurdu yahu! 



  • 'Ben önceden bir zayıftım, off, o belim kırılacak diye kimse dokunamazdı bana' diyen takıntılı balık etliler
Öncelikle net bir şekilde belirtmek istiyorum ki balık etli ya da kilolu olmak kesinlikle bir kusur değil. Kapitalizm dünyasının sunduğu güzellik algılarına kapılmayalım, nasıl mutluysak öyle yaşayalım. Fakat bu tipteki bireylere bazen yalnızca ve dakikalarca boş boş bakmak istiyorum. Eskiden zayıfmışsın şimdi değilsin, ee, bu bilgi benim ne işime yarayacak? Hayır bu kanıtlama çabası neden?!


  • 'Durun durun ben anlarım bir bakayım' diyen ortam tavşanları
İnsanlardan bunalmışız, işler, koşturmacalar yoğun. Günün bir saati şöyle bir beş dakika oturup kahve içecek ya da iki lafın belini kıracağız mesela. Gel gelelim bu tavşan bireyler -nasıl oluyorsa- her ortama sıçrayış gerçekleştirmeden sanırım yaşayamıyorlar. He canım he, biz tüm dünya olarak zeka geriliği yaşıyoruz, eğitim falan da görmedik ama bak sen şu işe bir akıllı senmişsin meğeeerr!



  • 'Ağbi var ya şöyle temiz bir uzaklaşıceksin buralardan, kafa dinliceksin yah' kafası yaşayan melankolikler
Ay bu başlığı okuması bile daraltıyor beni. Yahu o 'ağbi' nedir, var mı bunun bir açıklamasını yapacak birileri? Ayrıca her insanın hayallerinden birisi belirli zamanlarda uzaklaşmak, yani bu durumu atomu parçalamışçasına mühim bir mesele haline getirmeye gerek yok. Kaldı ki senin ülke ekonomisinden haberin var mı be arkadaşım heheeeyyy!



  • Yaptığını, yediğini, gittiği her ortamı, yanında bulunan insanların belirli bir kısmını göstererek nefes alan sosyal medya üyecikleri
Evet, kanayan yaramız. Kalbimizin ortasındaki acı, biliyorum. Bu tipteki bireyler -çağımız gereği- her ortamda var ve haliyle usuldan içimize işlemiş durumdalar. Eh, ne demişler sosyal medya kullanmanın da bir adabı var. Özellikle o telefon açısı yamuk olacak ve o insanların yalnızca ağzı, burnu ya da kolları falan görünecek. Tüm yüzü görünürse, yandık yandık(!)



  • 'Yaşamak öyle bir mesele ki, bazen bir gülü koklamak, bazen de o gülün dikenine susmak bla bla...' edebiyatı yapan aşırı resmiyetçiler
Ayy, bak yine yazarken içim şişti! Yahu yaşamak bize verilmiş bir olanaksa, bunun yarısını ciddiye almadan geçirmek zorundayız. Bazen gülüp geçeceksin, elzem meseleler dışında tabiri caizse 'gırgır' yapmayı da bileceksin hani. Ay yoksa 7.5 şiddetindeki o kasıntılık haliyle yaşanır mı yahu, yaşanmaz...






✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

30 Ağustos 2018 Perşembe

Mim: Kokteyl

* 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!




İsmi gibi tam bir kokteyl mimi için buradayımm, sevgili Birpembesever' in güzel daveti ile... Hep dediğimiz gibi blog sularının durgunluğu bu keyifli mimler sayesinde bir nebze gideriliyor. Yapmalı, okumalı, okutmalı... 😉 Mimi başlatan arkadaşımız Berfçe' nin yazısı da burada! ✌



- Okuduğun en güzel kitap? Seçim yapması her ne kadar zor olsa da sanırım bu soruya cevabım Kitap Hırsızı olacak. Özledikçe açar okurum...


- Gelmiş geçmiş en duygu yüklü şarkı? Şarkıların benliğimizdeki konumlarının çok farklı olduğuna inanıyorum. Genelde dönemsel ilişkilendirmeleri pek sevmesem de yıllar önce dinlediğim TNK/ Yine Yazı Bekleriz ilk sırayı alır. Şimdi yazarken yine dinledim, bir hüzün sarmadı değil hani.


- Etkisinden çıkamadığın, defalarca izlediğin film? Dangal, bilen bilir. 😉


- Bir renk olsaydın hangisi olurdun? Galiba sarı olurdum. Çoğu kişinin zaman zaman kaçındığı ama içten içe de sevdiği bir renk...


- Karşı cinste aradığın 3 özellik? Merhamet, dürüstlük, empati.


- En beğendiğin yabancı dizi? Yahu bu nasıl zor sorulardır böyle! 😁 Elbette hatırı sayılır bazı diziler var ve onların yeri çok ayrı. Ben yine de Doctor Who demek istiyorum, pek seviyorum hihihi!


- Gelmiş geçmiş en iyi Türk dizisi? Türk dizilerini takip etmiyorum. Etmeye niyetlensem bile bir şekilde sarmıyor beni. Bu nedenle bu soruya net bir cevabım yok.


- Bir yerden yüklü bir miktar para kazanırsan ne yaparsın? Bir kısmı ile kesinlikle yatırım yapardım. Kalanı ile de alır köpeğimi seyahate çıkardım. 😏


- Aşk her şeyi affeder mi? Aşk mı, o da ne?! 👀


- Evde yangın çıktı ve hemen çıkman gerekiyor. Kendinle birlikte neyi çıkartırsın? Köpeğimi. Ahh düşüncesi bile kötü...


- Şimdiye kadar yaptığın en büyük çılgınlık? Vakti zamanında bir okulda yangın alarmına basıp ortalığı karıştırmak. Neyse ki kimin bastığını bulamamışlardı. Bir insan neden yangın alarmına basar inanın hiç bilmiyorum -ve kesinlikle onaylamıyorum bunu- fakat işte insanoğlu hep imkansızın peşinde. Hihihihi! 😄


- En garip alışkanlığın? Giyim konusunda kırışıklığa tahammülüm yoktur. Kıyafetlerimi giymeden önce mutlaka ütülerim. Ütülü de olsa ütülerim, hatta spor kıyafetlerimi bile ütülemişliğim vardır(!)


Bu güzel mim için sevgili Tuğçe' ye yeniden teşekkür ediyorum ve bu defa birkaç isim mimlemek istiyorum... ✌




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

24 Ağustos 2018 Cuma

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Bayramın tenha zamanlarında yapılacak en güzel aktivitenin film izlemek olduğunu düşünüyorum. Malum artık bayram kodlarında değişimler yaşandığı için zamanı boş bırakmamak gerek. Tabi böyle zamanlarda amacımız hoş vakit geçirmek olduğu için ağır ya da derin filmlerden kaçınmakta fayda var.
Tam da böyle bir film arıyordum doğrusu. Şöyle hem tebessümü bol olsun, hem o zaman diliminde üzmesin, hem de beni yormasın. Mis mis!
Sevdiğim Tüm Erkeklere, 2018 yapımı romantik- dram ve biraz da komedi tadında yumuşacık bir film. Ben aslında pek fazla romantik film taraftarı değilimdir, kendime uzak bulurum bu tarzı. Bu nedenle sanırım kitabını da okumaktan kaçınmış olmalıyım. Fakat bu filmin o pamuk şeker tadındaki seyir hali ve konusu gereği içimizden biri oluşu, izlenmesi için yeterliydi. 😇
Ana karakterin aşık olduğu her erkeğe yazdığı ve bir kutuda özenle sakladığı mektupların birgün aynı anda ortaya çıkmasıyla gelişen olaylar silsilesinde bence en keyif veren ana karakterin oyunculuğuydu. Evet, bu tarz filmlerde devasa oyunculuklar görmek pek mümkün olmuyor ya da izleyiciyi rahatsız edebiliyor. Ancak bana göre mimiklerin yeri büyük. Sanırım bu nedenle kendisine epey ısındım. Hihihi! 
Genel anlamda filmin vermek istediği mesajlar arasında hislerin saklanmaması ya da bazı şeylere cesaret edilmesi gerektiği vurgulansa da, empati kurmak bu anlamda bir nebze düşündürüyor. Hele ki günümüz dünyasında şöyle açık yüreklilikle hayatı yaşayan, saklanmayan, gurur yapmayan kaç kişi kaldı ki diye bir sorguluyor insan...
Kısa zamanı değerlendirmek ve aynı zamanda kafa dağıtmak isteyen herkese bu çerezlik filmi rahatlıkla öneriyorum. Umarım beklentiyi karşılar ve güzel tebessümlere yol açar.
Keyifli seyirler ✌


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

21 Ağustos 2018 Salı

Birinci Gün Yeniden

Bilirsiniz, çoğunlukla sosyal medyada 'bayramlık almayı bıraktığım an büyüdüğümü anladım' diye bir teori var. Her bayram gelen ah o eski bayramlar klişesi de eklenince zamanın aslında ne kadar da tekrara düştüğünü daha iyi anlıyor insan. Zira her bayram, ömür için de bir nebze kısalma yollarını gösteriyor.
İnsanoğlu garip vesselam; çok ilginç varlıklarız. Vakti zamanında öyle ya da böyle yaşadığımız çoğu durum, hayatın belirli bir noktasından itibaren -sanki hiç varolmamışçasına- absürt geliyor bizlere. Genelleme yapmak şöyle dursun da, işin ucunu kaçırıp köklerini inkar eden kesimin artışını göz ardı edemeyeceğim vallahi. Çünkü bana göre yaşanmışlığı sindirmek ile çatışma yaratmak arasındaki fark epey büyük. Bu nedenledir ki her yıl özellikle bayramlarda bu konuda biraz hassas davranıyorum, en azından çabalıyorum. Arkamdan hunharca gelen bir nesil var ne de olsa. Hepsinin kafası ayrı zehir, hepsinin anlam dünyası ayrı genişlikte. Kimseciklerin önüne set koymak istemeyiz değil mi ama...
Tabi özlem hep var; geçmişe, saflığa, sevilenlere ya da artık üretilmeyen bir şekere bile. Tüm bunların hamurumuzda ayrı konumlandığını unutmamak gerek, yoksa hepten çöküşe geçeceğiz yahu!
Sanırım ben bayram dönemlerindeki o şehir tenhalaşması olayını seviyorum. Fazlalıklardan kurtulmak her daim olumlu gelmiştir zaten. İnsan yüksek binaların, betonların, olmayan yeşil alanların arasında en azından derme çatma bir nefes alıyor. Ya da aldığına kendisini inandırıyor. Evet, bu daha mantıklı. ✌ Ha, bu demek değildir ki yerimize bağlanıp kalalım. Gezmek nefeslerin en büyüğü, en anlamlısı tabi...
Bir de bazı şeyleri artık sorgulamayı bırakmak lazım. Yıl oldu bilmem kaç, gezegende soluduğumuz şu kaçıncı bayram havası ama bakıyorsun güzide insanlarımızda hala bir diretme, hala bir farklılaşma çabası ve en önemlisi hala bir kendisi ile çelişme. Oksijen sürem şöyle rahatladığımız günleri görmeye yetmez ya, umarım parlak(!) gelecekte izimin kaldığı üç beş insan olur da, o güneşli günleri doya doya yaşar. Oh!
Öyle ya da böyle, her şeye, herkese, her duruma rağmen bayram. Çocuk, her ortamda çocuk. Bayram, her ortamda bayram. Acılar, sevinçler, kavuşmalar ya da küslükler; hayat her daim hayat. İletişimde kalmak, kıpırdamak, tebessüm etmek insanın elinde, zira zaman akmaktan, bayramlar da dönüp dolaşıp gelmekten asla vazgeçmeyecek. 
Haydi bakalım! 😎


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

15 Ağustos 2018 Çarşamba

Büyük Çabalar

Sanırım benim bu hayatta tedirgin olduğum/ korktuğum en belirgin şey, büyük konuşmak. Çünkü söylediğim ya da bazen usulca düşündüğüm şeyler bile başıma gelebiliyor. Olmaz denilenler oluyor, imkansızlar parıldıyor. Bu nedenle hep kaçarım büyük laflar etmekten. Fakat insanoğlu işte, bazen elde olmuyor...
Bana göre sınırları çizilmiş şu zamansal yolculukta bazı şeyler sırf birileri öyle istiyor diye yapılmamalı. Bunu öyle laf olsun diye yazmak istemiyorum aslında. Zira bu yolun yolcusuyuz hepimiz, yalan yok. Ancak dört yanımızı kuşatmış o mevcut toplum baskılarına bir de ultra fonksiyonel gösteriş merakları eklenince, ne bileyim, tahammül sınırları epey zorlanıyor hani.
Tabi insanın yaşadığı yer pek önemli; toplum, o toplumun bakış açıları ve yine o toplumun yeniliklere olan 'düzeyli' açıklığı mühim mesele. Gel gelelim birşeyleri geride bırakıp kaçtığını düşünmek de bence pek çözüm değil. Çünkü insan her ortamda insan. Aynı zamanda insan, her ortamda bir başka insana da muhtaç. Galiba bu yüzden iki arada sıkışıp boğulur gibi hissetmelerimiz...
Kimse kimseye birşeyleri kanıtlama çabasında olmasa mesela. Bir yarış, hem de dibine kadar yaşanmış bir yarış sergilenmese. Özgünlük yalnızca bir kelime olarak kalmasa da pratiğe dökülebilse. Biz de rahat nefesler alabilsek, sahtelikten uzak gülebilsek ne iyi olurdu değil mi!
Değil. Vallahi değil arkadaşım. Artık buna eminim, ne kadar kaçarsan kaç ya da ne kadar aynı yerde kalırsan kal iş kafada bitiyor. Bunun okumuşu, cahili, kendini yetiştirmişi, görgülüsü yok. Temelde hepsi aynı, yani hepimiz...
Durumun vahimlik boyutu, elden birşey gelmeyeceği fikri ve buna benzer bir dolu kalıp haliyle yurdum insanını şu çatışma deresinde sürüklüyor da sürüklüyor. Gezegendeki en berbat his, birileri tarafından anlaşılmadığını düşünmek olabilir. Hoş, günümüzde herkes anlaşılmıyor, herkes bir marjinallik koşturmacasında ama neyse işte(!) Buradaki odak nokta o devasa çatışmalar. Kimse de anlamıyorsa ne yapalım yani, elbet bir anlayan bulunur.
Yahu bulunur mu gerçekten? Zira bana kalırsa bu 'bizi anlayacak birileri' ya Maldivler' de güneşleniyor ya da öldü falan. Veya paralel evrende zaman olgusundan bir haber dondurma yiyorlardır, olur mu olur vallahi! 😞
Bir de böyle beylik laflar edince aman sen de diyen tayfa var değil mi? 'Aman sen de iyi ki bir öğrenmişsin pehh' ciler. 'Zaten herşeyi sen bilirsin değil mi' ciler. 'Sabret, şükret, seyret(?)' ciler. Hihihi!
Ne uzuyoruz, ne kısalıyoruz. Ne zamanı durdurabiliyoruz, ne zamana karşı koyabiliyoruz. E o zaman bu yarış, bu büyük konuşmalar, bu savurganlıklar neden ama değil mi yahu? Birileri için mi yoksa bir amaç için mi dolanmalı gezegende? Kalıpları o anda ve tam kopyası olarak mı uygulamalı hep? Biliyorum meselenin içine girince şartlar çok farklı evet. Değişim, dönüşüm ve bunun gibi çoğu şey tecrübe edince çok çok başka. Evet, biliyorum. İşte tam da bu nedenle büyük konuşmamalı insan. Birinin duası olan şey bir başkasının yarasıdır belki de. Ya da tam tersi işte ne bileyim.
İnsan bir defa şüphe kırıntılarını içinde hissetti mi, sonrasında kendini temkinli olmaya hep bir mecbur hissediyor. Zaten hayat dediğimiz de nedir ki; hep bir şüphe, hep bir diken üstü olma, hep bir oyun...





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

7 Ağustos 2018 Salı

Evim, Güzel Evim

Kim söylemişse çok da iyi demiş şu evim evim, güzel evim olayını. Onlarca kilometre gidiyorsun, farklı kültürler, farklı diller ve türlü çeşit yüz ile karşılaşıyorsun. Ancak yine de gün sonunda evinin rahatını özlüyorsun vallahi...
Yaklaşık bir haftalık 'her ortamdan' uzak kalışım dün itibariyle son buldu. Buldu da beni de ezdi geçti ne yalan söyleyeyim. Seyahat etmek, yenilikler görmek pek güzel, pek süslü ama ah şu yanında getirdiği yorgunlukları olmasa ballı kaymak olacak yahu! 
Ben de herkes gibi güzel ülkemin görülmeye değer onlarca köşesi olduğu fikrindeyim fakat bu defa o köşelerden ziyade tanınması gereken kültürlere de eşlik etmiş oldum. Bence bu insan ömründe yaşanacak en doğal tecrübelerden birisi. Evet, dışarıdan bakıldığında belki öyle pek de önemli şeyler değil ancak ayrıntıya inildiğinde aslında sabır, tahammül, dayanıklılık ve buna benzer çoğu durumu deneyimliyor insan. Hem de en uç noktalarına kadar, sesini bile çıkarmadan...
Bazen bu durumu oldukça garipsiyorum. Sınırları çizilmiş aynı topraklarda yaşıyor, aynı oksijeni soluyor ve aynı yolda yürüyorken durmadan farklılaşıyoruz birbirimizden. Doğup büyümek, eğitim görmek ve özünde benzer kazanımları elde ediyor olmak değiştirmiyor tüm bunları. Bu uzun yolda kimisi koşuyor, kimisi yürüyor, kimisi uçuyor. Yani kısacası diyorum, hayat hep devam ediyor.
İşte sırf bu neden bile bireyin daha çok gezmesine, bolca okumasına ve öğrenmeyi bırakmamasına gebe aslında. Sanırım benim ütopyamda imkanların bir sınırı asla olmazdı. 😉 
Fakat özledim. Özlemeye engel olmak da istemedim doğrusu. Zira ben hep özlerim evimi, köpeğimi, beni bekleyenleri. Hani geçenlerde bir aidiyet meselesinden bahsetmiştim ya, benimkisi işte o mesele. Tabi bunun yanı sıra bu bir haftalık süreçte blogdan, gündemden ya da herhangi bir iletişim aracından uzak kalmak da bir nebze yordu beni sanırım. Gerçi aracı bulsam vakti bulamadım, hihihi! 😋
Bu uzun hayat yolunda çok teşekkür etmeli; bakan gözlere, gidip de dönen ayaklara, dinlenilesi şarkılara. Çünkü insan öyle ya da böyle hepsini arıyor, istiyor ya da bekliyor. Aklı kalıyor bir noktada hani. Bu yüzden çok teşekkür etmeli çok...
Şimdi gidip kaçırdığım yazıları okuyacağım. Keşfedilmeyi bekleyen şarkıları keşfedecek, şu kısacık süre içinde özlediğim film- kahve ikilisinin tadını çıkaracağım. İyi ki de yapacağım, çok da iyi edeceğim bence.
Hadi bakalım!


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

25 Temmuz 2018 Çarşamba

Herkes Yerinde Mutlu

Hayat oyunun en temel kuralı; döngü. Birileri gidiyor, birileri geliyor. Zamansal mekansal boyutlar farklılaşıyor. Ruh- beden- akıl üçlemesi biçim değiştiriyor. Ve bizler de en başından tüm bu kuralları kabul ederek başlıyoruz nefes almaya...
Hani demiştim ya, yaşarken yaşamayı unutuyoruz diye. Biz aslında yaşarken çok daha fazlasını unutuyoruz, çok daha fazlasına kapatıyoruz gözlerimizi. İnsan bazen özüne döndüğünde anlıyor ki, 'şey'ler sadelikten başka hiçbir kalıpta değiller. Onları süsleyen, engeller koyan ya da algısını bozan yalnızca bizleriz. Bilerek ve isteyerek hem de.
Fakat bizler bu uzun maratonda yolculuk ederken aynı havayı soluduğumuz tüm karakterlerin farklı şartlar altında olduğunu nedense ısrarla unutmak istiyoruz. Sonuçta beş parmağın beşi bir değil. Sırf şekli ve yaşam fonksiyonları aynı diye bir diğer tarafı denk getirmeye çalışmak bence çölde su bulmaktan farksız. 
Açıkçası kişilik gereği ısrar edilmesinden pek hoşlanmam. Yani tabi ki bazı istisnalar olur ve insan bunlara bir nebze göz yumabilir. Ancak benim için, özellikle beni tanıdığını düşündüğüm insanlar arasında, bıkmadan yapılan ısrarlar samimiyeti zedeler. İşte şu şartların farklılıkları meselesini burada daha net anlayabiliriz. Kimse kimseye, sırf kendisi istiyor ya da kendisi o olanaklara erişebiliyor diye bir baskı kurmamalı bence. İşin maddi boyutunu da geçelim, nihayetinde her bireyin bir gururu ve bol duyguları var. Aynı zamanda sınırları çizilmiş hassas noktaları...
Gel gelelim -her ne kadar aksini iddia eden olsa da- hepimiz bir noktaya aidiz. Bazen bir kişiye ya da bir mekana. Aidiyet, varoluşumuzu sergilerken hamurumuza eklenmiş bir madde. Ruh ne kadar özgür olursa olsun insan gün sonunda şöyle durup bir nefeslenmek, rahatlamak istiyor. İşte bu nedenle artık hayatın şu 'sağlık olsun' moduna geçiş yapmış bulunmaktayım sanırım. Herkes yerinde rahat, herkes yerinde kendisi olabiliyor. Israrlar, fedakarlıklar, iyilikler ya da bunun gibi bir dolu şey her daim geride kalıyor. Kalmak zorunda aslında...
Çok ince bir çizgi üzerinde yaşıyoruz hayatı. Benliklerimiz yeterince hassasken her yeni gün daha da yorulmayı öğretiyor hayat bize. Fakat her ne olursa olsun önümüze sunulan bir model var, bize verilmiş bir şans belki de. Eh, yaşamaya yön vermek de insanın elinde olduğuna göre sanırım tek yapılması gereken derinlerdeki mantığı anlayabilmek. 
Umuyorum...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

23 Temmuz 2018 Pazartesi

65 Yazar+ Kitap #4- Çavdar Tarlasında Çocuklar

Nihayet çok uzun zamandır merakla okumayı beklediğim kitabın yazısını yazabildim. Bu meydan okumada işin okuma kısmı pek güzel, pek hoş. Ancak sanırım biraz biriktirdiğim için yazılarını girme kısmı gecikebiliyor. 😇
Gerek blog dünyasında gerek sosyal medyada fazlasıyla karşılaştığım ve kitap rengine bayıldığım Çavdar Tarlasında Çocuklar, itiraf etmeliyim, beklediğimden çok daha farklı bir kitap oldu benim için. Birkaç yorum okumuştum ancak işin heyecanı kaçmasın diye içeriğine çok fazla girmemiştim. Aslında böylesi çok daha keyifli oldu, şaşırtan kitapları okumayı seviyorum.
Kitabın en sevdiğim yönü içsel dünyalara dair hisleri, tam da oradaymış ve benmişçesine yaşıyor olmaktı. Bunda kullanılan o sade ve gündelik dilin kesinlikle etkisi olduğuna inanıyorum. Zira zaman zaman kendimi kitap okuyormuş gibi değil de canlı canlı sohbet ediyormuş gibi hissettim. Zaten bence bu kitabın amaçladığı şey de okuyucu ile o elektriği tutturabilmek, doğallığı yansıtabilmek... Bunun yanı sıra sevmediğim pek fazla özellik bulamadım. Ancak insan bazen kaptırıp gidiyorken ekstra tekrarlamalardan ya da aşırı ayrıntıda boğulmalardan bir nebze tedirgin olabiliyor. Fakat yine de genel bütünlüğü bozduğunu söylemem yanlış olur.
Kitap boyunca sık sık kendi çocukluğuma döndüm. Empati kurmaya, olayları ya da durumları anlamlandırmaya çalıştım. Açıkçası bir bireyin kendi çocukluğuna, aile hayatına, insan ilişkilerine ve eğitime bakış açısını görmek ve aynı zamanda tüm olumsuzlukları da deneyimlemek benim bu kitap adına yaşadığım güzelliklerden biriydi. Sanırım bu noktada beklentimin farklı olmasının etkisi büyük.
Böylesi içsel yolculuklara çıkmayı seven ve muhabbet etmeyi bekleyen herkese bu kitabı tavsiye edebilirim. Hem biraz kafa dağıtıyor, hem de bunaltmadan sorgulatıyor çoğu şeyi. Ayrıca oldukça yalın bir tasarımı olmasına rağmen bence yeterince göz alıcı. 😎 Umarım okuyan herkesin en az benim kadar güzel vakit geçirdiği bir kitap olur... 


📖 Çavdar Tarlasında Çocuklar
J. D. Salinger
Çeviri: Coşkun Yerli
Roman
198 sayfa
Yapı Kredi Yayınları

*görsel kaynağı: Google

✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

Ağrı


O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç dünya için.
Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli.
Kıvrılıp giden dalgın bir yol, yolda eski bir taş,
Limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.

Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.
Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele,
İskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra,
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.

🍁 

Birhan Keskin







✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

19 Temmuz 2018 Perşembe

Yerin De Kulağı Olmasaymış

Dilin kemiği yok derler ya, aman ne mübarek bir çıkarımdır o öyle! Her sabah, yolda, işte, sporda ya da evimde otururken bile çok daha fazla tecrübe ediyorum bu durumu. Daha doğrusu ısrarla gözümüze sokuyorlar demeliydim belki de...
Yine geldim insanlığın garipliklerinden dem vuruyorum değil mi? 
Fakat nasıl vurmayayım a dostlar! Zamansal boyutlamalarda bir nokta kadar sınırlara sahip şu 'dört duvar' yetmiyor bizlere. Yetiremiyoruz, yediremiyoruz, geçinemiyoruz bir başkasıyla. Bulduğumuz boşlukları adeta bir fırsat bilip bazen sevdiklerimizin, bazen de hiç tanımadıklarımızın hakkında umarsızca konuşuveriyoruz. Bknz. arkadan konuşmak/ dedikodu yapmak. 👀
İnstagram çok ayrı alem vallahi. Arkadan konuşma felsefesinin adeta en büyülü kıvılcımı gibi. Sırf bu gaye uğruna orada dönen bir ticari piyasa olması fikrine ben halen alışabilmiş değilim. Düşünsenize bir blogger kişisi oturuyor ve vay efendim şu şöyle yapmış da, şu şununla görülmüş de, bilmem kimin arkasından bilmem kim şunları demiş de falan diye ciddi ciddi yazılar yazıyor. Hem de bu iş için saatler harcadığını da belirterek(!) Sonra da o yazdıklarının birileri tarafından takdir edilmesini/ değer görmesini/ maddi açıdan ödüllendirilmesini bekliyor. İyi de neden? Madem o kadar çok boş vakit var, gider bir kitap okursun misler gibi. Ya da ne bileyim, pek fonksiyonel ulvi fikirlere sahip olduğunu düşünüyorsan atarsın ortaya bir fikir, sunarsın tartışmaya.
Gel gelelim bu arkadan konuşmalar hep olumsuz, hep karamsar, hep sivri dilli. Açıkçası bugüne kadar özel bir gönderi hazırlayıp da altına methiyeler düzen kimseciklere rastlamadım. Fakat özel bir gönderi altına bir anlamda tüm öfkesini hunharca kusan kimsecikler hep oradaydı. Baksam da oradaydı, bakmasam da...
Tabi bu durum işin daha medyatik boyutu diyebilirim. Sonuçta hepimiz birer insan olduğumuza göre kapalı kapılar ardında kalan çoğu şeye de şahitlik etmişizdir. Sanırım buna bir tepki gösteremeyeceğim zira yaratılış ve biraz da alışılmışlık gereği böyle bir 'niteliğimiz'(?) var.
Var, var da vücudumuzun en üzerinde de iradeyi harekete geçirebilmek adına sistemlenmiş bir beynimiz var hani. İşte bu yüzden dilin kemiği yok çıkarımı bence bir ders niteliğinde. İnce bir çizgiyle ayrılmış orası, ister bir saniye ile tüm durumu yerle bir et, ister zaman tanıyıp sakin kal. Bu da bize yüklenmiş farkındalık boyutu galiba...
Kim ne derse desin bana göre yaşayacağımız değerli ve bir o kadar da kısıtlı olan insan ömründe böylesi bir felsefeyi ilke edinmiş insanlardan hep uzak kalınmalı. Hani yeri geliyor bazı şeylere göz yumuyoruz ya, mesela çok sevdiğimizden ya da kıyamadığımızdan kulaklarımızı boş şeylerle dolduruyoruz. Başkasında olmasını istemediğimiz şeyleri farkında olmadan kendimiz yapıyoruz.
Aslında başımızı iki elimizin arasına alıp bir sessizlikte düşünecek ne çok şeyimiz var değil mi? Biz yine de düşünmüyoruz. Bu bir suçsa, kabullenmiyoruz. Hatalıysak, sindiremiyoruz. Kalp kırdıysak, 'aman canım yerin de kulağı olmasaymış, o da duyup kırılmasaymış' diyoruz.
Yazık ediyoruz...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

Mim: İnsan Ne İle Yaşar?

Güneş bizlere göz kırpmaya başlayınca blog dünyamız bir nebze duruluyor. Böyle zamanlarda ben en çok mim okumayı seviyorum sanırım, çok da iyi geliyor.
Pek değerli BİRPEMBESEVER okunduktan itibaren düşüncelerde ufak gezi sağlayacak öyle bir mim başlatmış ki tam burada, ben çok sevdim. Hem okumasını, hem uzun uzun düşünmesini... 
Kendisine güzel daveti için teşekkür ediyor ve başlıyorum. ❤

İnsan ne ile yaşar?

Sınırları çizilmemiş devasa bir sahnenin her türlü tozunu yutan, değişmez oyuncularıyız biz insanlar. Farklı ruhlarımız, farklı karakterlerimiz ve farklı tavırlarımız bizi biz yapan. Hayattaki en üst gayemiz, yaşamak. Yeri geliyor dolu dolu, heyecanla yaşıyoruz bu hayatı. Yeri geliyor öylesine... Fakat bazen yaşarken yaşamayı unutuyoruz, geri plana yolluyoruz, acele ediyoruz hayat için. Ne ile yaşadığımızı bilemiyoruz.
Bana göre insan o kadar çok şey ile yaşar ki, itiraf etmeliyim buna karar vermekte epey zorlandım. Zira çok farklıyız, değişkeniz. Belki biraz da zoruz. Ancak ben sanırım -herşeye rağmen- insan ne ile yaşar sorusunu ilk olarak 'merhamet' ile cevaplayacağım. Bana göre merhamet öyle büyülü bir olgu ki, artık çoğu zaman sevgiden ya da saygıdan da üst sıralarda tutuyorum kendisini. Çünkü bence duygular yolunda zemini merhamet oluşturuyor. Kalbin sakladığı merhamet ile insan olabiliyoruz...
Biraz garip gelebilir ancak bence insan, ömrünün büyük çoğunluğunda 'acı' ile yaşar. Hatta bazen acılar en güzel durumlara/ duygulara/ başlangıçlara gebedir. Hani en dibe vurmadan yukarıya çıkılmaz gibi bir klişe var ya, acıyla olan ilişkimiz de işte öyle birşey. Tabi aynı zamanda büyük de bir tecrübe...
Peki başka? Bu başkalara sığdırılacak onca kategori arasında bana göre insan, 'merak' ile yaşar. Zira aslında doğamız da keşfetmek üzerine programlıdır. Her sabah bizler için yeni ve taze bir hikayedir. Her günün bize öğrettikleri farklıdır. Ve bizler içimizdeki o merak kıpırtıları sayesinde açılırız başka ortamlara. O meraktır bizi bir başkasıyla tanışmaya, bir başkasını sevmeye, bir başkasından korkmaya iten...

Hayatta herşey insanlar için doğrusu. Bu nedenle sanırım bu mim sonsuz olmalı. 😉

Kesinlikle yapmaktan oldukça zevk aldığım bir mim oldu. Ancak bana sorarsanız okuması çok daha fazla keyifli. Bu defa ben de birkaç kişiyi mimleyeceğim ama okuyan herkes de ayrıca davetlimdir.
Keyifli mimler ✌


Ezgi 
  Kiremithanem  



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Mektup

* mazideki kendime...


İnsan geçmişine mektup yazar mı? Neden yazmasın, özlüyordur zira. Anılardan çok yaşam kalitesini özlüyordur mesela, insanlarını, sömürülmemiş dünyasını... Tek bir neden bile gelecekten ziyade geçmişe onlarca mektup göndermek için gebeyken benim de başka çözümüm yoktu.
Fakat ben papatyalar henüz açmamış, Mabel enfes albümünü sunmamış ve heyecanıma gölge düşmemiz zamanlarda geleceğime de gönderivermiştim bir mektup. Ne yapsaydım, insan umut ediyor, merak ediyor, tebessüm ediyordu vakti zamanında.
Hey gidi sınırları belirlenmiş cennet ülkem! Senin keşfedilmemiş onlarca ormanın, kokusu alınmamış sayısız kumsalın ve tadılmamış lezzetlerin şöyle dursun, -zira ne vakit kaldı bizde, ne de heves- şu gidişatı nasıl çözeceğiz söylesene? Ülkemin şarkıcısı, oyuncusu, iş adamı, mühendisi, sosyal medya fenomeni(!) yalan içinde. Canım halkın yüreklerinde bir korku ve belki en derinlerinde bir canavar. Kadının gözü yaşlı, çocuklar desen, kelimeler kifayetsiz. Ekonomisinden tut politikasına, eğitiminden yaşam haklarına ortalık karmakarışık. Ya en zirvesindeyiz hayatın ya da en en en dibinde. Psikoloji mi kalmış yahu. Hem çoğu zaman hiçbir şeyden haberi olmayan bir toplumun ne psikolojisiymiş de ne yeni yeni icatlarmış bunlar aman!
A be güzelim sen de tutmuş bana vay efendim eskiler şöyleymiş diyorsun. Şimdi sen söyle bana; gündüz vakti bilinir bir caddede, güneşin en kavurucu anında, sözüm ona tahrik edici bir kostüm içerisinde bulunmayan ve fakat arkasındaki 'canlı' tarafından yüreğine düşen endişeyle mücadele eden kadınımın eskileri düşünecek hali var mı dersin? Tek çaresi avazı çıktığı kadar bağırmak olan fakat ona rağmen desteği yine ve sadece hemcinsinden bulan o beden, o anda tozlu geçmişi mi hesaplasın yoksa eve nasıl ulaşacağını mı?
Gel gelelim aile kurumu da perişan. Büyük aşklar evlilikle taçlanıyor taçlanmasına da, iş çocuğa gelince şu meşhur korku mekanizması giriyor yine devreye. Yahu etten kemikteniz. Sistemimiz çoğalmaya odaklı. Fakat gel gör ki bu gözler sırf böyle bir dünyaya gelmeyecek çocuk uğruna edilen kavgalara ve akabindeki mecburi boşanmalara şahit oldu hem de defalarca. Peki biz kimi suçlayalım, vallahi bilemiyorum.
Gel bir de kişisel haklar meselesine el atalım. Ya da dur, atmayalım. Zira hali hazırda sosyal medya hükümetinde ortalık öylesine karışık ki, ne hak kalmış ne hukuk. Hani eskiden birini tanımak sevgiden geçiyordu ya, hah sen şimdi al o sevgi ilkesini. Koy yerine koccamaan bir ön yargı. Tamamdır.
Doğrusu artık insanoğlunun gezegene iyilik ile ayak bastığına dair inançlar da köreldi. İnsan olmanın mutlak duygusunun sadakat olduğu fikri de. Şu malum hassas terazinin iyilik tarafı -ne yazık ki- hafifledi. Birileri geldi, kötülük için aralıksız yatırımlar yaptı. Ve bazen bu duruma kimsecikler ses bile çıkarmadı. Zaten çıkan sesleri de kimse duymadı.
Amaan, doğrusu muhabbetlerin de hiç tadı kalmadı. Hani o eski ballı, uzun ve kaliteli muhabbetlerin. Neyi konuşacaksın ki? Ülkem sırf kalbi dayanamadığı için gündemden uzak kalan insanlarla dolu. Kime, neyi anlatacaksın? Kendi yarana merhem olamıyorken kimi sarıp sarmalayacaksın yahu!

Neyse tüm bunları boşver de, ben de haftalardır bir yaz gribiyle boğuşuyorum ki of of sorma gitsin! Ha bir de sosyal medyada takipçim azaldı yaae! Bir de bu hayattan ookkkadarrr bunaldım ki şööyle bir deniz kenarına gidip ayaklarımı çektiğim fotiyi instaya yüklemem lazım rahatlamam için. Ben n'apcam bu kadar dertle yaa, nasıl yaşıyycammm?!





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.