17 Kasım 2018 Cumartesi

Mim: Gerçek Arkadaşın Kim?

İtiraf etmeliyim bugünlerde blog dünyasında bu başlığı görür görmez bir koşu yazıya gidiyorum. Sevgili Girift buradaki yazısı ile bence bizler için pek eğlenceli bir mimin kapılarını aralamış oldu. Bake Quiz adlı bu sitede birkaç soruluk mini bir test ile birbirimizi ne kadar tanıdığımızı ölçmüş oluyoruz. Ben mimi yapan arkadaşlarımın sorularını cevaplarken oldukça keyif aldım. Sevgili Öneri Makinesi' nin tatlı daveti ile de dayanamayıp yapmaya karar verdim, hihihi 😋 Kendisinin mimi için buraya... 
Aynı zamanda sevgili Bir Yıldız'ın Hikayesi mimi için buraya, sevgili Sakura Mevsimi mimi için de buraya bir uğrayın derim. ✌

O halde başlayalım, buraya tıklayarak vereceğiniz cevapları merakla bekliyor olacağım. Önemli olan katılmak! 😁
Ve tabi ki herkesi bu mime davet ediyorum, herkese ulaşsın hem birbirimizi ne kadar tanıdığımızı görelim hem de ufak da olsa güzel vakitler geçirelim. Mimi yapmak isteyenler için de tam buraya linkini bırakıyorum. 

Keyifli mimler o halde... 😉


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Kasım 2018 Çarşamba

Havalar Soğudu, Tıpkı İnsanlar Gibi

Düşünüyorum da insanoğlunun bu hayattan şikayet etmeye hiç hakkı yok. Zaman öyle bir hale evrildi ki nefes alabildiğimiz her sabah, görebildiğimiz, tadabildiğimiz, yaşayabildiğimiz her an bizler için adeta büyük zorluklara kapı araladı. Herkesin acısı kendine ya, toplum olarak dramı pek seviyoruz doğrusu; akmayan göz yaşlarımızı büyük sahnelerde sergiliyoruz.
Hayatın bu yönünü hepimizin kabullendiğini düşünüyorum. En azından bununla yaşamayı öğrendik ve hıza ayak uydurduk. Hatta biraz fazla ileri giderek artık hayat yalnızca bu yönü ile varlık sergileyecekmiş gibi hissettik. Yani kısacası diyorum ki, biz çoğu şeyi -bize ait olan çoğu şeyi- sırf tüketiyor olmak uğruna bir köşede tozlanmaya bıraktık...

Ben kış insanıyım. O soğuk havaların gizemini seviyorum doğrusu, üşümek eylemini seviyorum belki de. Haliyle çok uzun zamandır yollarını gözlediğim soğukgiller gelince pek mutlu oluyorum. Kış bizden vazgeçmedi, yeniden ve sabırla uğrayacak diyorum. 
Soğukgiller son zamanlarda beraberinde soğuk tenleri de getirir oldu. Genci, yaşlısı, tecrübelisi, acemisi; öylesine kendi 'dertlerimiz' içinde sıkışmış, öylesine perdelerimizi sıkı sıkıya kapatmışız ki, ne kimsecikler bize dokunsun istiyoruz ne de zirvedeki yalnız olmak. Bizim de ne istediğimiz belli değil hani, insanoğlu işte, kışın yazı özler. Yakınken uzağı, hastayken sağlığı... Fakat hiçbirinin değerini tam olarak anlayamaz. Zira ondandır bu iletişimden uzaklaşmış haller. Ondandır bu gülmeyen yüzler...
Sonra diyorum ki yahu insanlık mutsuz; her sabah uyanıp sevmediği bir işe gitmek zorunda kalan, sırf gelecek kaygısından dolayı istemediği bir okulda okuyan, ağır sorumluluklar altında kalmaktan bunalan ve maddiyat ile sosyallik arasında sessiz çığlıklar atan toplumdan çok da fazla birşey bekleme diyorum kendime. Sabır desen çoktan yuvasına dönmüş. Sevmek, sevilmek, özlemek, beklemek gibi çoğu özenilesi kavramın içi boşaltılmış. Öfke, korku, telaş dört yanımızı sarmış. Gel de mutluluk bekle şimdi, zaten mutluluk neydi ki...
Fakat bu denli zor olmamalı. Yaşamak, yaşıyor gibi görünmek ya da yaşanmadığını düşünmek böylesi bir ızdırap çığının altında kalmamalı. Çünkü bugün esen rüzgar bir başka zamanda serinleten rüzgar olarak geri dönüyor. Bugün yağan yağmur, başka diyarlarda içimizi serinletiyor. Pembe bir gözlük takıp şuracıkta kelimeler tüketmek değil niyetim ancak hani her şey insanlar içindi ya, evet işte, her şey insanlar için. Ağlamak kadar gülmek de var, öfke kadar sakinlik de.

Havalar soğudu, acaba bu yüzden mi insanlar da soğudu diyor içim. Bunun mevsimle, iklimle alakası yok diyor beynim. Peki neden diyor ruhum, anlam veremiyor ya da vermek istemiyor. Çok basit şeylerin devasa kalıplara yerleştirilmek istenmesini kabullenemiyor. Hayatı göz göre göre zorlaştıran bedenlere, bile isteye acı çeken ve bunu yaşam tarzı haline getiren ruhlara anlam veremiyor. 
Soruyor; hayata yön vermek biraz da bizim elimizdeyse o halde neden hep soğuk kalmayı tercih ediyoruz? 
Cevap alamıyor.


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

9 Kasım 2018 Cuma

Ben Aynanın Üzerindeki Lekeyim

Bir noktada ipin ucunu kaçırdım. Yani kaçırmış olmalıyım, zira olan biten bunca şeyi bir kalıba koymak isteyip de koyamıyor olmak beynimi daha da fazla kurcalıyor. 'Mükemmeller' dünyasının süslü kişiliklerinde yer edinemeyen suç bende olmalı ki, bazı şeyler oluyor. Bazı olmaması gereken, bazı olunca sindirilemeyen ve bazı oluşu hakkında fikir yürütülemeyen şeyler. Tamam, hepsinin sorumlusu benim, tamam. Gerçekten tamam.
Aynı anda aynı ruh halini yaşayan, acılarımızı paylaşan, mutluluğu bulamayan ve bulunca elinde tutamayan insanlarız biz. Dip köşeleri kendimize yuva edinmeyi ve açıkçası yaşanmışlıklardan bir kitap yazmayı çok severiz. Herkes kitap yazmak ister fakat biz yazmıyor olsak da yazmışızdır, 'mış gibi' yizdir çoğu zaman.
Dünyanın tam ortasına, düz bir çizgi üzerine geniş işlemeli bir ayna yerleştirilmiş. Öyle de bir aynaymış ki bu; görmek isteyene göz, dokunmak isteyene el, sevmek isteyene kalp olurmuş. Kırılmaktan korkar, tozlanmaktan kaçınır ve yansıtamamaktan şüphe edermiş. Bazı zamanlar -bazı büyülü zamanlar- aynanın göğsü geniş ufuklara açılır, devasa okyanusların çağladığı, kuşların dans ettiği vadilere ışık tutarmış. Demem o ki, aynanın bir kendisi, bir de kendinden başkası varmış. Her yeni doğan güneş, aynanın umudu olur fakat kimsecikler görmeyi de, sevmeyi de beceremezmiş. Dünyayı ikiye bölen ayna da artık ikiye bölünmeye hazır hissetmiş...
Ben aynanın üzerindeki lekeyim. Umarsızca, aniden ama şiddetle savrulmuş bir lekeyim. Ne varlığım varlık, ne de yokluğum bir kayıp çoğu zaman. Bir lekenin sınırları ne kadar idrak edilebiliyorsa, benim de kenar köşelerim o kadar kabul edilebilir. Leke olmak benim tercihim değildi fakat sanırım leke olmak artık benim tercihim.
Sonra uyanıyorum, ne ayna var, ne de kabullenmek adına zorunlu olduğum bir leke. Elimdeki tek şey zamanın muazzam işleyişine yoldaş olabilmek ve belki de bir nebze akıp gitmeler içindeki yolculuğa eşlik edebilmek. Yol beni bazen -ve son zamanlarda çoğunlukla- dışlıyor. Aa, dışlamak diye bir kelime vardı değil mi, çok uzun zamandır kullanmadığımı fark ediyorum. Çok uzun zamandır kullandırılmadığımı...
Peki çok mu önemli? Yani diyorum ki suçu kabullenmek, gerçekten çok mu önemli? Koşu yapmak için mutlaka kulaklık mı olması gerekir mesela kulağımda ve yüksek sesli müzik? Hem koşu yapıyor olmama insanların ikna olma gibi bir dertleri var mı sahiden? Bazıları suçu kabullenince diğer 'bazıları' pofuduk kanepesine hoplayıp vicdanına film mi izletiyor(!) Evet, böyle yaptıklarını düşünüyorum doğrusu.
Neyse, yine bir havuçlu kek kokusunun peşinden gidiyorum. Keki kim yapmış, nerede yapmış, kime yapmış, düşünmüyorum. Sırf kokusu güzel diye ben o kokuyu içime çekmeli miyim mesela? Yok, yok üzgünüm, önce hak etmem ve bu hak ediş eylemini de çok basamaklı yüksek galibiyet kuruluna kanıtlamam gerek. Çünkü biz hayatta birşeyleri birilerine mutlaka kanıtlamak zorundayız. Mutlaka birileri bize çoğunlukla inanmalı. Yaptığımız her eylemi, tükettiğimiz her kelimeyi, harcadığımız her kahkahayı birkaç cilt halinde kitaplaştırarak gözler önüne sermemiz gerekir. Zira aksini iddia ettikçe bu hayatta hiç varolmamış sayılırız, değil mi(!)
Fakat artık olmuyor. Hadi nedenini, niçinini de bir kenara bırakacağım ama gerçekten olmuyor. Ve bu olmayış, bu olmayışın ısrarla tekrar eden versiyonu zaman ile harmanlanınca çaresizlik el sallıyor oracıktan bize. Zaman şu sıralar pek çok defa öfke krizlerine girip olmuyor diye pes etmeyen tarafımıza kısa fakat keskin bir tokat atıveriyor. Ve en önemlisi de kızarıklığı umursamıyor.

Neyse,
son kelimelerim şöyle olmalı;

fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum...

🌿



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

3 Kasım 2018 Cumartesi

Neden 'Neden' ?

İnsanın elinde bulundurduğu en farklı 'yeteneklerden' birisi merak olmalı. Varoluşumuz, ilerleyişimiz -ya da gerileyişimiz-, akıl yürütmelerimiz ve yeri geldiğinde düşünce sistemimizin bile yapı taşını oluşturan şey, bir avuç sade merak. Fakat sanırım bir merak kullanma kılavuzu olmadığı için her birey kendisine göre yorumlayıp, kendi sınırlarında hayata işliyor bunu...
Hepimizin bildiği üzere gezegendeki çoğu göz önündelikler, geniş ufuklara açılan merak duygusu sayesinde gerçekleşiyor. Bu nedenle işin bu tarafından bakınca merak etmek, aktif kalmak ve heves duymak pürüzsüz bir güzellikte kendisini bizlere sunuyor.
Ben işin diğer tarafına bakacağım. Çünkü işin diğer tarafı tam da hayatın yaşanılması gereken engebeli tarlalarına ışık tutuyor. Ben işin diğer tarafıyla ilgilenme ihtiyacı duyuyorum çünkü orada çok ciddi anlamda bir motivasyon kaybı var. Belki bir gevşeme, belki de devasa bir uçurum...
'Bu insanlar nasıl oluyor da böyle...' tarzı sorular sormaya başladığımız andan itibaren damarlarımızda gezinen şu farkındalık, ah şu farkındalığı ısıtıp ısıtıp ortaya koymaktan ben de keyif almıyorum aslında ama, ne bileyim en azından yazmak ya da anlatmak sanki birşeylere çare olacakmış gibi geliyor. Tabi biz de öyle fırfırlı bir toplumuz ki çareyi gidip en olmadık yerde arıyor, bulamıyor, öfkeleniyor ve baskılamaya yöneliyoruz. Bir insan evladı da çıkıp özümüze dönmeyi, sorunları irdelemede bireyselleşmeyi falan akıl edemiyor, değil mi ama yahu(!)
Kelimeleri daha fazla serbest bırakmadan şu merak meselesine geri dönelim diyorum. Buradaki ana tema merak ve ben, hihihi!
Hatırı sayılır bir süredir sporu hayatıma harmanlamış bulunuyorum ve bence hayatımda aldığım en güzel kararlar arasında spor var. Haliyle bu kararı veren benim ve açıkçası hayatımda spor için ayırmak istediğim kıymetli dakikalar var. Şimdi gelelim spor olgusuna. Öyle bir ikilemdeyiz ki hem büyük çoğunluğu sosyal medya sayesinde spor adına bilinçlenmiş, hem de sporun sadece ve sadece kilo verilmesi gereken bir alan olduğuna kendimizi ısrarla ikna etmiş vaziyetteyiz. Yani spora yalnızca şişmanlar, kilo problemi yaşayanlar, hiç zayıf olmamışlar ve doğum yapanlar(?) gidebilir. Bu şartları yerine getirmeyen bir canlı o spor merkezine adımını atarsa dünya tersine döner. Bakın çok resmi kurallar bunlar, hukuk var adalet var kardeşim!
Ben bu süreçte, ilk günden bu güne kadar, 'diğerlerine göre' spora giderek çok büyük suçlar işliyorum. Zira benim bu şartları eksiksiz yerine getirmiyor oluşum kanun önünde nasıl zorlu bir mücadeleye sunulacak henüz bir fikrim olmasa da bu zaman dilimi içerisinde boğuştuğum 'neden' sorucuğu herşeye bedel oldu açıkçası. Sizce bir insan günde kaç defa neden sorusuna cevap verebilir? Ya da şöyle sorayım, bir insan tek nefeste kaç defa ısrarla neden sorusunu sorabilir ve bulduğu cevaptan asla tatmin olmaz?
Tatmin olmamak. İşte üzerinde durmak istediğim tek şey. Çünkü ben insanların beni sorgulamasını, beyinlerinde bir yere oturtamayışlarını, kuralcılıklarını, her durumda alınacak bir keyif bulamayışlarını ve en önemlisi memnuniyetsizliklerini bir noktada tolere edebiliyorum. Fakat bir insana sorduğunuz bir soru varsa, çok genel olmamakla birlikte, verilen cevabı kabul ettiğiniz için o soruyu sormuş sayılırsınız. İkna olmuyor, reddediyor ve hatta tepki veriyorsanız zaten o soruyu sormaz, kendi bildiğiniz şekilde hareket edersiniz. Bir insana birşeyler sorup da sonra laf salatasının başına geçmek de, ne bileyim, anlamsız...

Burada durup yazdıklarımı okuyorum.
Ve gerçekten bunları yazıyor oluşuma hem utanıyor, hem de hayret ediyorum.

Merak hem ilerletiyor hem de geriye sürüklüyor dedim ya hani, işte gerileyici bir bakış açısının en basit hali. Üstelik bu, gezegene oranla çok küçük bir toplum grubunun çok sınırlı bir merkezinde yaşanan hali. Yani diyorum ki gezegende bir nokta kadarcık halimiz varken acaba ne zaman ulu dağların zirvesinden bakmayı bırakıp insanlar arasına karışacağız?
Çok mu zor, hayır. Çok mu ulaşılmaz birşey, hayır. Birileri bizi engelliyor mu, bence hayır zira hepimizin maşallahı var hani, altından girer üstünden çıkarız genelde(!) 

O halde soruyorum; neden? 
Neden?
Ve neden?.. 


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

1 Kasım 2018 Perşembe

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Bazı zamanlarda sık sık ne izleyeceğime dair oldukça seçici davranabiliyorum. Özellikle bazı dönemsel geçişler var ki, insan sürekli film izlemek ve farklı diyarlara yol almak istiyor. En hızlısından tüketim meselesi...
Bu nedenle çevremden bana önerilen filmleri değerlendirmeyi çok seviyorum. Eğer izlememişsem, çoğunlukla bu filmlere şans veriyorum. Ne de olsa bazı filmler sürprizli olabiliyor.
Bugün de yine bir öneri ile; sıkmayan ve vakit geçirilebilecek bir öneri ile gelmek istedim. Arada zihnin pencerelerini aralayan filmlere de ihtiyacımız var. Sanırım bu film tam da öyle bir film.
Kayıp Aranıyor, 2018 yapımı bir gerilim filmi. Ancak gerilim diyorum diye öyle aşırı tüyler ürperten bir olay örgüsü canlandırmamak lazım zihinde. Benim için gerilim/ korku türü filmleri izlemek hiçbir zaman zor olmadı ancak bu tarz filmlerden şüphesiz kaçınanlar için de uygun bir film olduğunu düşünüyorum. Zira bu filmde akıcı bir olay örgüsü ve düşünülmüş bir planlılık var.
Çok teorik olmamakla birlikte filmin konusu, genel anlamda bir genç kız ve babası arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Görünenler ile gerçekler arasındaki farkı, az zamanda yaşanabilecek durumları ve çaresizliğin bir insan üzerindeki etkilerini bu filmde rahatlıkla görmek mümkün. Aynı zamanda filmin neredeyse tamamı bir bilgisayar ekranı üzerinden işliyor. Daha doğrusu teknolojinin hayatımıza olan 'etkilerini' gözler önüne seriyor bu film.
Benim bu film adına en beğendiğim kısım, başından sonuna kadar hem aşırı süslenmeyen hem de bir köşeye bırakılmayan akıcılık oldu. Hani bazı filmler vardır; başlarız ama sonra bir durgunluk hali gelir ve isteğimiz gider. İşte bu filmde onu hissetmiyor oluşumu sevdim. Hatta tam herşey bitti mi acaba derken gelen son vuruş ekstra hoşuma gitmiş bile olabilir. 😉
Hem zaman geçsin, hem farklı birşeyler izlemiş olayım ve hem de bu beni sıkmasın diyorsanız bu filmi ben de rahatlıkla öneriyorum. Elbette kurgusallığın getirdiği bazı mantık hatalarının olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Fakat bana göre bunlar göze batmayan ufak ayrıntılar olarak film ile harmanlanabilmiş.
O halde bu film hafta sonunu değerlendirmek adına bir arayış içinde olan herkese önerimdir, umarım izleyen herkes için keyif verici olur. 

Şimdiden keyifli seyirler... ✌


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

31 Ekim 2018 Çarşamba

Sonsuz Son

Önce saate sonra tarihe baktım. 'İşte bir son daha' dedi iç sesim. 'Sen yine uğurlayan taraftasın, belki çoktan uğurlanmışsın. Bu hava, bu insanlar, bu olaylar, bu ortamlar veda ediyor sana' diye ekledi.
Bu havanın veda etmesine üzülmem, çünkü ben kışı bekliyorum. Kar yağsın, beyazlıklardan gözlerim kamaşsın ve soğuğu içimde hissedeyim istiyorum. Fakat kışın da artık eskisi kadar coşkuyla gelmediğini biliyorum.
Bu insanların veda etmesine aslında hiç üzülmem, zira birileri bir yerlerde bazı vedalar hak ediyorsa, hakkını vermek lazım. Eskiden vedalara tabiri cazise isyan eden bedenimin/ ruhumun artık durumu tamamen içselleştirdiğini anlıyorum. Yine üzülüyor, yine duruluyor fakat artık çok düşünmüyorum.
Bu olayların da bu ortamların da veda etmesine üzülmek şöyle dursun, bir nebze mutlu bile oluyorum. Hali hazırda monotonluğun ve buna bağlı gelen onlarca olumsuzluk silsilesinin bir de olduğu yerde saydığını düşünmek, ay yok yok düşünmeyeceğim. Bu döngünün gönüllüleriyiz biz, insanız nihayetinde...
Her son yeni bir başlangıçtır ya da her gecenin bir sabahı vardır gibi şeyler klişe olmaya başladığından itibaren insan en azından içsel savaşına bir anlam koltuğu bulabiliyor. Kimsenin inanış sistemini rahatsız etmek istemem fakat açıkçası ben sonların getirdiği başlangıçlara karşı olan o tutku durumunu göz ardı ediyorum. Ya da buna bir bağımlılık sergilemek istemiyorum demeliyim belki de, evet bu daha doğru.
Çünkü insan, varoluşunu sergilerken sırf bir sonun taze başlangıcına evrilişini izleme gayesi gütmemeli bence. Yani ne bileyim, hayattaki mutlak amaçlarımız hep beklemek üzerine kurulmamalı diyorum galiba. Biz isteyince olan şeyler, biz arzu edince yeşeren düşler ve biz gerçekten de çaba harcayınca doğan ümitler hedefliyorum. Sırf istemek ile bir yol alamayacağımızı bile bile...
Bir de ne var biliyor musunuz; yorgunluk. Koşu bandında geçen bir ömürmüş gibi, suda yürümeye çalışmakmış gibi bir yorgunluk. Arayışların, çırpınışların, savunmaların, bekleyişlerin, baskıların ve daha sayamadığım onlarcasının olduğu bir yorgunluk. Bir gölgenin sessiz takibini kendisine örnek almış bir yorgunluk. Hep orada ve o anda.
İşte biz insanoğlu sırf bu yorgunlukları başımızdan atmak için olmayacak şeylere heves ediyoruz. Tozlanmış raflara dokunmak, bozuk kapıları açmaya çalışmak, sahte elmaslara sahip olmak büyülüyor kalbimizi. Sırf ortamda eksik kalmamak için, sırf neyim eksikçilik oynamak için o bol parfümlü sahteleri bol 'acılı' gerçeklere tercih ediyoruz. Bence biz gerçekten ne olduğumuzu, kim olduğumuzu, potansiyelimizi ve kabiliyetlerimizi umursamadan ayaklar altına seriyoruz. 
Bence biz -artık sıklıkla- insan olmayı reddediyoruz. O olacağım, bu olacağım, şöyle olmalıyım, ay bu da olurum, en çok ben olurumlardan kendimize bir kule yapıyor ve o kuleye bıkmadan tırmanıyoruz. Hem de karanlık odasına kendimizi hapsetmeyi bile bile...

Benim 'biz' e söyleyecek çok şeyim var.
Benim 'biz' e söyleyecek hiçbir şeyim yok -artık-.
En çok da kendime...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

28 Ekim 2018 Pazar

Mim: Sorularım ve Ben

Pazar gününü değerlendirmenin en keyifli yollarından birisi de mim yazıları okumak ve yazmak bence. Blog dünyamızın neşe kaynağı caanım TheSaglam' s pek keyifli miminde beni de hatırlayınca hemen yapmak istedim. Kendisine yeniden teşekkür ediyorum ve yazısını da buraya bırakıyorum. 😇 Tabi ki mimi başlatan arkadaşımız İnciden Notlar' ın yazısı için de buraya bakmalı. 😉 Ellerine sağlık diyor ve başlıyorum... 



  • Sihirli değnek elinizde.. İlk olarak ne yapmak isterdin?
Öyle güzel bir soru ki, insanı sınırsız hayallere yolcu ediyor. Herkes gibi benim de yapmak istediğim çok şey var ve tabi sihirli değnek gerçekten elimizde olsaydı eminim kafamız çok karışırdı, hihihi :) Fakat sanırım ben içinde tiyatronun, müziğin, fotoğrafın, hayvan dostlarımızın olduğu çok amaçlı bir mekanın hem mimari hem de manevi öncüsü olmak isterdim. Kuş seslerinin kesilmediği bir orman yolunda şöyle üç katlı, ferah renklerin hakim olduğu ve insanların baskılanmadan yeteneklerini ortaya koyabileceği bir ortam olsun isterdim...




  • Hangi çizgi filmdeki karakter olmak istersin?
Bugs Bunny! Nedendir bilmiyorum ama kendisine karşı çok fazla sempati duyuyorum. Sırf o yiyor diye havuç yediğim günler, sırf o erkenden televizyona çıkacak diye erken uyandığım sabahlarım vardı benim. 😁




  • Geçmişi değiştirme imkanın olsaydı neyi değiştirmek isterdin?
Yakın geçmişe kadar bu tarz sorulara aslında verecek bir cevabım olmazdı. Çünkü insanız; yaşayarak, hatalar yaparak ve tecrübelerle ilerletiyoruz hayatımızı. Yaşadığımız herşeyi dönemin şartlarına göre düşünmeye çalışırım, o an öyleymiş ve öyle şeyler olmuş. Şuan böyle.. Fakat sanırım bu soruya verecek bir cevabım artık var ve açıkçası bu durum beni biraz zorluyor. İnsanın bazı şeyleri kendisine itiraf etmesi de çok zor oluyor. Bu nedenle ben yaklaşık bir ay öncesine gidip yaptığım o minik hatayı değiştirmek isterdim. Hem de fazlasıyla..




  • Tarihte hangi zamanda, hangi olayın içinde olmak istersin?
Ah, öyle zor bir soru ki, insan hepsini görmek istiyor doğrusu. Elbette ben de çoğumuz gibi tarihin ulu ve kutsal anlarına şahitlik etmek isterdim. En azından öylesi bir heybeti hayatımda bir defa olsun yaşamak isterdim. Fakat bunun dışında hem sevdiğim hem de merak ettiğim için sanırım Agatha Christie' nin ilk romanını yazdığı döneme gitmek, iç dünyasına canlı canlı şahit olmak isterdim. Hani filmlerde ya da dizilerde görürüz ya, zamanda yolculuk yapıp o döneme katkı sağlayan karakterler olur. İşte ben de onlardan olmak isterdim, Agatha kankam olsaymış mesela! 💃😃




  • Görünmez olmak mı yoksa insanların düşüncelerini okumak mı?
Hiç şüphesiz görünmez olmak tabi ki. İnsanların düşüncelerini okumak gibi bir yetenekle, bilemiyorum hayat nasıl bir çileye dönüşürdü..




  • Bir ünlü ile tanışacaksın. Kim olmasını istersin?
Açıkçası her ne kadar zamanında beni pek zorlamış olsa da ben A. Tarkovsky ile tanışmak isterdim. Bir kafede oturalım, iki sıcak kahve eşliğinde 'benliğini' konuşalım isterdim.






  • Eğer insan olmasaydın ne olmak isterdin?
Aa, bu da sorulacak soru mu yahu, bilen biliyor tabi ki zürafa. Hem de defalarca zürafa. 😎 Şöyle sakin sakin dolaşırdım etrafta, her önüne gelen bana ulaşamazdı. Vallahi sayfalar dolusu cevaplayabilirim bu soruyu, hihihi!




Keyifle cevapladığım bir mim için daha arkadaşlarıma tekrar teşekkür ediyorum ve ben de birkaç isim eklemek istiyorum. Umarım okuması da yazması kadar keyifli olmuştur.. ✌





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

26 Ekim 2018 Cuma

Günün Detayı: Öneri Makinesi

Bugün benim sonbaharımın başladığı gün.
Bugün, benim harika tamamladığım bir gün.
Bugün benim harika bir mevsim geçireceğime dair heveslerimin yeniden nefes aldığı gün.
Tıpkı Öneri Makinesi' nin pembe boyalı satırlarında yazan o naif cümleleri gibi!

Gün yoğun, belki koşturmaca, belki stres ya da belki başka başka şeyler çalıyor hep kapımızı. Sonra bir bakıyorum, bir kart; habersiz ama en mutlu edeninden. Arkasında güzel dilekler barındıran, uzun yoldan gelmiş ama tazecik...
Ah Öneri Makineciğim diyorum içimden, bu nasıl bir nezaket böyle! Kocaman bir gülümsemeyle dolaşıyorum etrafta.
Bu duyguyu sanırım tam anlamıyla yaşatan tek yer burası, blog dünyamız. Bugün bir kere daha aslında burada olmaktan ve değerli karakterler tanımaktan dolayı ne kadar şanslı olduğumu hissettim. Ve tabi insanı aslında mutlu eden şeyin çok küçük ayrıntılarda saklı olduğunu anımsadım yeniden. 
Günümü güzelleştiren ince düşüncesi ve bu tatlı kartpostal için sevgili Öneri Makinesi' ne çok teşekkür ediyorum. ❤❤ Bir neşeyle diğerlerinin yanında yerini çoktan aldı bile.
Paylaşmak da sevindiriyor insanı, paylaşalım, paylaştıkça çoğaltalım. Ama en önemlisi de bu samimiyet ortamını hiç kaybetmeyelim umarım... 😇


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

24 Ekim 2018 Çarşamba

Durumlar Durumlar

Hiç duymamış birisine yağmurun sesini nasıl anlatırdım diye düşünüyorum. Hiç tatmamış birisine yediğim çikolatalı pastanın verdiği mutluluğu nasıl betimlerim diye... Bilmeyen biri için benim araba kullanırken hissettiğim rahatlama ne kadar anlam ifade edebilir ki? Ya da ömründe köpeğe dokunmamış birisine aslında patilerinin nasıl da yumuşacık olduğunu anlatmak? Yaşamayan, bilmeyen, tecrübe etmeyen için hepsi boştu, yani ben bir boşluktum.
Peki ben gerçekten de boşluk muyum yoksa diğerlerinin boşluğunda bir toz bulutu muyum? Varoluşumu tamamlayan ögelerin bir başkası için bu denli sıradan olması mı beni ben yapar, yoksa kalıplaştırılmış düzenlere bürünmek mi?
Varsın olsun; ben boşluk olayım. Hem de öyle bir boşluk olsun ki içim, kimsecikler bulaştıramasın 'aynı' boyalarından. Gülünce gülmüş olayım mesela. Öfkeleniyorsam öfkeli densin. Şu muydu, bu muydu, acaba mı şüphelerinden arınmış bir yol olsun en azından. Yormasın, daha fazla kırmasın.
Belki boşluğum bir başkasının varlığı olur. Belki netliklerim bir diğerinin kararsızlığına ışık tutar. Belki görünürlüğüm, ön yargıları silmeye yeter. Hali hazırda her yeni gün içinde kıvrandığımız o olumsuzluk odalarından çıkarır bizleri belki, kim bilebilir?
Kim bilebilir işte, ben bilebilirim. Duyanlar duymayanlara anlatsın; benliğim dahilindeki şeyleri ancak ben bilebilirim. Bu uzun bir yolsa, ancak ben gaza bastıkça ilerler o araba. Yanıma binenler olur, inenler olur. Fakat ancak ben istersem o araba durur.
Galiba bu durumdan kimseciklerin haberi yok(?) Zira yol bozulmuş, arabalar yönünü şaşırmış ve hakimiyet hep başkalarına geçmiş. Aslında büyük bir huzur ile başlayan bu yolculuk, nihayetinde hep kazalara sebep olmuş. Belki büyük kayıplara...

Peki nedir durumlar?
Vallahi ne olsun işte, durumlar böyle.
Aynılıkların ardına saklanmış, baskılarla ya da sınırlarla süslenmiş, tembellik parfümünden sıkmış ve olumsuzlukları doldurmuşuz çantamıza yine. O çantanın dikişleri patlamış, belki defalarca dikilmiş ama yine patlamış. Sonunda kimsecikler o çantadaki yırtılmışlıkları umursamamış. 
Yaralar hep açık kalmış, kabuk bağlamadan bir yenisi daha eklenmiş üzerine. 

...

Yahu ben filmlerden, dizilerden bahsedecektim. Köpeğimi anlatacaktım biraz. Ufaktan çocuklara değinip, ebeveynliği falan irdeleyecektim. Yeni dinlediğim şarkıyı, tadına doyamadığım kurabiyeyi, özlediğim insanları sıralayacaktım. Mevzu nerelere geldi yine...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Ekim 2018 Pazar

Bilmemenin Dayanılmaz Hafifliği

Çok okuyan mı daha fazla bilir, çok gezen mi? Bilmemek mi ayıp değil yoksa öğrenmemek mi? Bildiğinden şaşmamak mı doğru yoldur, bildiğini okumak mı? Peki fare gerçekten de çıktığı yeri bilir mi yoksa tüm bunlar sadece ne olduğunu bilememek mi?
Evet, bugün buna takılmış durumdayım; bilmek.

İnsan neden çok bilir? Neden çok bildiğini bilir ve neden çok bildiğini bildirir? Yahu kim bu çok bilen insanlar, bu hayatı gerçekten de bu kadar çok 'bilecek' kadar seviyorlar mı, insan hayret ediyor.
Bir insana belirli bir süre boyunca bazı şeyleri anlatamıyorsam, durup nefes alırım. Kendimden çıkıp, kendiliğe sırtımı dayayıp o insanın mimiklerine odaklanırım. Zira o sırada muhtemelen o şeyleri ne kadar da fazlaca bildiğine dair bir çırpınış yaşıyordur. Ve ben de -her zamanki gibi- bu duruma o anda ve orada şahit oluyorumdur. Nefes almaya devam ederim...
Türlü çeşit karakterin olduğu bir ortamda hatırı sayılır bir süredir varlık gösteriyorum. Yeni ortamların en değerli yanı, sunduğu uçsuz bucaksız gözlem diyarında koşturabiliyor olmanız kesinlikle. Benimkisi artık gözlem yapmada tur atladı, profesyonel boyutta karşılıklı etkileşimler filizlenmeye başladı diyebiliriz. İşte bu filizler arasında iç sesim ile aklımın anlayamadığı, anlamaya çalışırken komik bulduğu ya da bazen anlamayı umursamadığı bireyler oluyor. Oluyor ki görelim, ölçelim ve belki de normalleştirelim diye. Şu insan beyni de öyle muazzam bir sistem ki, çatlasan da doğruyu doğruya veriyor, patlasan da... Yani kısacası 'anormal' diye adlandırılan durumları öyle bam güm normaller rafına yerleştiremiyoruz. Herşeyin bir usülü var değil mi ama...
Neyse, laf dağılıyor. Neden? Çünkü yazmak istediğim, yaşadıklarımı yaşatmak ya da en azından bir ucundan canlandırmak istediğim o kadar çok şey var ki, hepsi sınırı geçip kaçışmak istiyor. Bir yanım da bu satırları aktarırken usul usul kıkırdıyor doğrusu. Neden? Çünkü herşeyi bilmek, bildiğini iddia etmek ve bu iddiaya körü körüne bağlanmak tam anlamıyla ko- mik!
Ay bir dakika, daha komik birşey buldum; bildiğini sergilemek adına girilen 'rol'. Ama ne rol yahu! Üstten bakışlar, efendime söyleyeyim gezegendeki her canlıyı tanıyor edaları, her konuda sahip olunan becerisel faktörler, ultra fonksiyonlu bir veri deposu ve işte bunun yanında güneş gözlüğü, arabanın anahtarları ya da sürekli elde taşınan cep telefonu gibi aksesuarlar. Eksiğiniz varsa şayet, üzgünüm, aşırı özel en zirveler derneğine değil giriş yapmak, üyelik adayı bile olamıyorsunuz...
Şimdi aslında bu meseleyi iki boyuttan ele almak lazım; çok bilmek ve çok bildiğini ifade etmek. Bir insan sınırları belirli yaşam sürecinde elbette çok şey bilebilir. Özünde modern zamanların bizlere sunduğu yaşam kalıplarında aslında çok biliyor olmak artık klasikleşen de bir unsur. Fakat bana göre bir çok bilmek var, bir de gerçekten çok bilmek var. Biri durmadan bunu kanıtlama çabasındayken diğeri yerinde ve zamanında harekete geçer. Zaten benim de takıldığım nokta sanırım tam olarak bu. Ne demişler; terazi var tartı var, herşeyin bir vakti var. Bakın nasıl da uygun sözü uygun yere yerleştirmeyi biliyorum değil mi(!)
Gelelim çok bildiğini ifade etmeye. Bana göre bu durum tam anlamıyla bir 'takıntı'. İnsan neden güneşi selamlayarak uyanmak varken 'hımm evet bugün şunu anlatayım da biraz da onlar yararlansın' der ve bu dediklerini de girdiği ortamda ifade eder?! Yahu bunu havalı olmanın kuralları kitabına birileri dahil etti de benim mi haberim yok? Hadi böyle düşünüyorsun tamam da, bunu gelip de söylemek neden, aah ah...
Durun durun çok daha komik birşey buldum; 'of herşeyi bilmek de beynimi epey yoruyor, inanın böylesi bir hayat çok zor' tribi. Ve bunun yaşanmış bir trip olması gerçeği. Söyleyeceklerim bu kadar.

Şimdi gidip birkaç ansiklopedi, sözlük, imla kuralları falan okuyayım diyorum. Ee, ne de olsa dört bir yanım çok bilenlerle dolu. Kendimi onların muazzam zor hayatına bir şekilde sığdırmam lazım. Yoksa boşuna yaşayıp, boşuna öleceğim(!)...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

9 Ekim 2018 Salı

Affetmek; Yeni Ya Da Yeniden

İnsanı insan yapan şey sanırım biraz da yaşadığı o 'dönüm noktaları' ile ilgili değil mi? Beklemeden, hazırlık yapmadan, umut etmeden kapımızı tıklatan ve aslında en derin olguları içerisinde barındırarak bizi ödüllendiren sürprizlerdir bunlar. İnsan, her ne kadar bazen sevmediğini belirtse de, en çok habersiz şeyler aracılığı ile mutlu olur bana göre; bir eşya, bir insan, belki bir mektup... Hiç fark etmez.
Nedendir bilinmez fakat insanoğlu hayatına dair her daim tetikte kalamıyor. Yani daha açık bir ifadeyle, içimizdeki acı ile harmanlanan sisteme aşina ses, güzellikleri ya da farklılıkları olması gerektiği gibi karşılayamıyor. Çoğu zaman -ve aslında her zaman- sorguladığımız mutluluklarımız, şüphe ettiğimiz huzurumuz ve tedirgin olduğumuz ferahlığımız tozlu raflar ardında unutulabiliyor. Ne çok dolandırdım lafı yahu, alt tarafı dönüm noktalarımızın farkında olamıyoruz diyeceğim!
Şimdi gelelim kişilik sistemimizin mimarı çocukluğa... Belki bilinçli bir toplumuz(!), belki bilinçlenmek istemeyen bir toplumuz, her nasıl adlandırmak isterseniz ama artık karakterimizin her bir kırıntısının doğrudan çocukluk dönemleri ile ilişkili olduğuna tüm kalbimle inanıyorum. Önceden de inanıyordum aslında fakat zaman olgusu bu yolda ilerledikçe ve haliyle insan sorgulama eylemini terk etmedikçe, bir çözüm bulmak fazlasıyla zorlaşıyor. Ya da çözümü yanlış yerlerde arıyoruz, evet bu daha doğru oldu sanırım.
Farkındalık dediğimiz olay özünde bireyin aynanın karşısına geçip 'yahu ben gerçekten de buymuşum meğer, ilk defa bu kadar pürüzsüz hissedebiliyorum bunu' demesinden farklı birşey değil. Zira insanoğlu, gezegene varlığını sunduğundan itibaren ne yazık ki bu aynaları reddetmesi itibariyle giriyor çıkmazlarına. Halen de vazgeçmiyor... İşte bu farkındalık, bu ham maddeye erişme süreci bana göre yalnızca sağlıklı bir düşünce sistemi ile gerçekleşebiliyor. 'Ah zamanında şu olmuştu, şöyle yapılmıştı, neden böyle oldu, kabullenemiyorum' da bir düşünme biçimidir, 'bu yaşadıklarımın bana getirisi şu şu oldu' da... Seçim yalnızca bizim elimizde.
Dönüm noktaları diyordum ya, bazı insanların hayata karşı sergiledikleri tavırlar beni pek etkiler doğrusu. Çünkü elbette iç dünyasında çok fazla şey yaşayan ve aynı zamanda yaşam sürecimizi devam ettirmek zorunda olan bir toplumuz. Kimse oksijeni içimize çektiğimiz ilk gün bu hayatta nasıl güçlü kalınacağını ya da iradeyi öğretmiyor. Kimse, yaşayacaklarımıza kefil olamıyor ya da sorumluluk alamıyor. Yolu kendimiz bulduğumuz gibi yöntemleri de kendimiz keşfediyoruz. Sürekli yenilenen maskeler ediniyoruz.
İşte bu keşif sürecinden sanırım en fazla affetmek meselesi dikkatimi çekiyor benim. Affetmek de öyle bir konu ki, hem içinde bunu gerçekleştirmek adına bir arzu duyuyorsun hem de bunu fazlasıyla ağır bir yük olarak tanımlıyorsun. Fakat bazen bazı olaylar/ durumlar/ kişiler, insan ömründe izler bırakıyor ve elbette bu izlerin üstesinden gelmek bir nebze yorucu olabiliyor. Bunu yalnızca duygusal boyuttaki ilişkilere indirgememek gerekir aslında. Aile de bunun içinde, arkadaşlık da, resmi ilişkiler de...
Affetmek çok uzun bir ipse, bir ucu mutlaka çocukluğun ellerindedir benim için. Belki zamanında oraya düğümlenmiştir, belki boş bırakılmış ve toparlanmayı bekliyordur. Bunu anlamlandırabilmek hem çok hassas, hem de oldukça açık. Sanırım tam anlamıyla içimize sinen anlamlandırmalar yaşadığımız an hayatı biraz da olsa çözebileceğiz. 
Biliyorum, bazı zamanlarda hayat olabildiğince anlamsız, olabildiğince boşaltılmış ve terk edilmiş geliyor insana. Beyinde bu düşünceyi genişletince, belki de varoluşumuz bile silikleşmeye başlıyor. Bu cepheden bakınca affetmek fazlasıyla ufak bir mesele haline geliyor. Fakat bu cepheden bakmak da köklü değişimleri gerektiriyor...
Yani kısacası yol, işi yine bize bırakıyor...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

7 Ekim 2018 Pazar

Bu Defa...

Bilen bilir, hani benim zürafa beslemek gibi bir hayalim vardı ya, yok ben karar verdim bu defa hayalim zürafanın kendisi olmak. Kısa yoldan günün kazananı olurum diye düşünüyorum. Zürafasın, ne kadar derdin olabilir ki değil mi? En fazla boyun çok uzun diye baskı yaparlar, aman yapsınlar püfür püfür geziyorum işte, hıh!
Bu defa o imrenerek okuduğum kitabın içindeki kız ben olayım istiyorum. Bir kağıt üzerinde adım yazsın fakat sayısız zihinde ruhum dolansın... İkamet ettiğim kitabın kokusunu içine çekenlere yoldaş olayım mesela. Coşkuyla okunup özenle bir rafa yerleşeyim. Arada zihinleri tıklatayım...
Bu defa bir başkasının arkasından çekiştiren ben olmayayım. Koca koca insanlara durup 'ya bu da şöyle, şu da öyle, haydi, hop, helal' falan demeyeyim mesela. Holigan mıyım ben yahu, boş vaktim mi çok arkadaş!
Bu defa kardan adamım dile gelsin istiyorum, eve girince onu eritmeyecek formülü bana söylesin mesela. Kardan adamlık anılarını anlatsın, hayallerini, beklentilerini... Ya da kahve falan içeriz en fazla, o da olur.
Hem labne peyniri abartılmayan hem de incecik olmayan cheesecake tarifine şööyle nefis nefis ulaşayım istiyorum bu defa. Ay bu da öyle bir dert ki, labneyi fazla koysan tadı değişiyor, az koysan inceliyor. Kalıbı daraltsan da sıkışıyor. Ne büyük acılar var aah ah(!) 😄
Bu defa bazı şeyleri içime sinerek göze almak istiyorum. Bunun için belki çabalıyorum, belki çabalamıyor gibi görünüyorum. Durup düşününce bu yargıya dair kimseye verecek bir hesabım olmadığını anlıyorum; kendini bilmek yeterli diyorum içimden. Fakat işte hayat da öyle birşey ki, tam adım atacakken ayağının altından yolu çekiveriyor bir anda. Ya da sen yolu yarıladım sanıyorken ışıkları kapatıyor. Bu defa boşlukta kalmayayım istiyorum.
Çok özlediğimiz insanlarla görüntülü konuşurken bir hareket ile mesafeleri yok etmek istiyorum çoğu zaman. Bu defa böylesi bir teknolojiye ulaştığımız günleri hayal ediyorum. Türlü çeşit özelliği bulan bunu da yapar elbet diyorum geleceğe, umut ediyorum...
Ah bir de en çok, en içten, okuduğum kitap hiç bitmesin istiyorum bu defa. Ya da zaman bazen geriye aksın, o cümlecikler bir hayal sahnesinde can bulsun. İzleyici yalnızca ben olayım ama hep orada ve o anda kalayım mesela. Biraz tadını çıkarayım istiyorum.

Sonra durup bir nefes alıyorum, esintili havaya rağmen penceremi aralayıp oksijeni içimde hissediyorum. 'Bu defa' ların gerçekliğini sorguluyorum, mevcut 'bu defa' larıma şükrederken yanına tazelerini eklemeyi planlıyorum. Bu defa penceremi açık bırakıyorum...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Hiçbir Şey ve Hiç Kimse

...'ama bu öyle bir boşluk ki, bazen insana ne annesi, ne babası, ne eşi- dostu, ne arkadaşları derman olamıyor. O anda sadece acizliği ve kendisi kalıyor. Bir anlamda dayanak arıyor. Bir dayanak bulamamak nasıl bir ızdıraptır?' dedim.
'E işte ben sana ne anlatıyorum yıllardır...' dedi.
Üzülerek baktım, gülerek baktı.

İnsan bazen kendisine bulamadığı çareleri sevdiklerine göstermek istiyor. Bu sanırım kendimizi ortaya koyuş biçimimizin bir hali. Teselli etmeye, çözüm aramaya ya da güven vermeye gelince başkalarına karşı daha afiliyiz. Kendimize dönersek tökezleriz, bu nedenle soluğu hep başkasının gözü ile almak isteriz.
Bu iş, bu yoğun iş, ancak sevgi ile ya da tahammül ile mümkün. Başkaları için her ne kadar içimizde coşan vericilik dereleri olsa da, geceleri kimseyi umursamayan bencilliklerimiz göz kırpıyor bizlere. Bu nedenle bana göre -modern zamanlarda- karşımdakine bir duygu besliyorsam o dereye üşümeden girebilirim. Yoksa zor...
İşte sevmek diyorum, böylesi zamanlarda adeta devasa bir uçan balon oluyor. O balona şu da binsin, bu da ve bu da diyerek geçirmek istiyoruz zamanımızı. Ne kadar yükseldiğimizin ya da ne kadar korktuğumuzun bir önemi kalmıyor. Tek gayemiz o sevgiyi sevgiler haline getirebilmek. Bir ortamda bütün ve tam olabilmek. Belki de bunu başardığımıza kendimizi inandırabilmek.
Tabi hayat yolun diğer tarafından bizi izlemekle ve usul usul ilerlemekle meşgul oluyor. Fikirler, çıkarımlar, istekler ya da cesaretler onun tarafında toz tutmaya başlıyor. Biz o balonda uçaduralım, hayat, iyinin yanına kötüyü, doğrunun yanına yanlışı ve aydınlığın yanına karanlığı ekliyor özenle. Ve bunu köşeleri olmayan bir tepside sunuma hazırlıyor. Nasıl yorumlanacağı, nasıl içselleştirileceği de bize kalıyor haliyle. Daha doğrusu irademize.
İrade... İşte hayatın farklı yönlerinin tek aynası. Hayatın belki de olabildiğince kişisel olan tek tarafı. Fakat iradenin bir kullanım haritası yok ne yazık ki, işte bu yüzden temkinli olmayı tercih ediyoruz bazı zamanlarda.
Şimdi şu balona geri dönelim. İnsanoğlu öyle verici(!) ki, bazen yapmayı planladığımız iyilik adı altındaki eylemler bizim ya da diğer bireyler için tam bir zulüm mekanizmasına dönüşüyor. Aslında bu durum bizim elimizde, fakat biz 'ah elimde değil ne yapacağım' kılıflarına fazlasıyla alıştırıyoruz kendimizi. Belki de duracağımız noktayı bilmiyoruz. Evet evet, işte bu, içimize bir dur noktası eklemeyi unutmuşlar...
Dün birşeyi yeniden ve daha net bir şekilde anladım; insanoğlu özünde gerçekten de bencil. İster sürü psikolojisi diyelim, ister başka bir tanım, fakat şartlar gerektirdiğinde insan, başkaları yutkunuyor diye yutkunmaya programlı. Ne üzücü değil mi? Değil. Çünkü gerçek. Ve bu gerçekle yaşamaya alışmak zorundayız. Biliyorum, 'ama ben öyle değilim' sesleri gelecek kulağıma. Evet, ben de öyle değilim. Ama meğer öyleymişim! Hem de hiç haberim yokmuş. En kötüsü de bu, 'şey'lerden hiç haberdar olmamak...
Öyleyken böyle, böyleyken şöyle ve insan benliğindeki hasarlara yenisini ekledikçe içindeki inanç boşluğuna engel koyamamaya başlıyor. İnanç denen meret de öyle birşey ki -neye ya da kime olduğunu meşrulaştırmadan- kıvrımlı yolların sonu elbet bir şekilde ona ulaşıyor. Hadi ara yollar olsun diyelim. Çünkü insan varlığını, varoluş amacını ve belki ruhunu kanıtlayabilmek adına inandığını görmek istiyor. Daha doğrusu buna ihtiyaç duyuyor. İhtiyaç duymasaydı ne yaşamın, ne ölümün, ne çiçek- böceğin, ne kitapların anlamı kalıyor. Bir rüya da oluyor bu bazen, belki bir deja- vu ya da hiç yaşanmamış bir anı... Kısacası kocaman bir belirsizlik hali.
Uçsuz bucaksız gezegenin bilmem hangi bölümündeki noktadan bile küçük halimle ben, sanırım bu denli derin bir boşluğa çözüm bulabilecek ya da çare olabilecek donanıma sahip değilim. Yapacağım şey en fazla herkesin kullanabileceği birkaç kelimeyi süslemek, ısıtmak ve yeniden sunmak olacak. Kendimi bir başkasına üstün tecrübelerimle yol gösterici olarak konumlandırdığıma inandıracağım ve aslında çok büyük bir kandırmaca adasında öylece kalacağım. Açıkçası kimsenin de bir başkasının egolarını kabartmaya ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.

...'işte bu yüzden yapabileceğim tek şey çaresizce bakmak oluyor anlıyor musun?' diyorum.
'Anlıyorum.' diyor.
Anlamıyor.


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

1 Ekim 2018 Pazartesi

Bazı Kişilikler Problemlidir

Üzgünüm. Ne bu yazıya ne de bu hayata böylesi bir başlıkla yaklaşmak açıkçası pek istemezdim. Hayatın çiçekli tarlalarını bu tarz duvar örmelerle bozmak ve zamanı geldiğinde tamamen yok oluşunu seyrediyor olmak, kesinlikle istemezdim. Fakat insan, varlığını gerçeklerle harmanlayabildiği müddetçe birşeylerin peşine düşebiliyor. Gözlerimizi ne yazık ki gezegenin sorunlarına kapatıp şemsiyeli kokteyllerimizi yudumlayamıyoruz. Sanırım hepsinin nedenleri arasında da bizler varız, sonuçları arasında da...
Modern çağların en temel problemi 'böylesi bir dünyaya çocuk getirmemek'. Bilirsiniz, hepimizin çevresinde var bu fikirler. Artılarını eksilerini yargılamak benim üzerime düşen bir görev değil, zira insan bu engebeli yaşam koşullarını düşündükçe girdabın içinde kayboluveriyor. Öz yaşam hakkı bile ağır geliyor bazen.
Benim çevremde dünyanın zorlu koşullarına nasıl ayak uyduracağını içselleştiremeyen ve fakat hali hazırda yaşamak vapurunun bir koltuğuna ilişen oldukça kişi var. İnsan, tecrübe edindiği olaylara/ durumlara çok daha etraflı bakabiliyor. Sanırım bu endişe dalgasını biraz da buna bağlayabilirim; bazı şeyleri yaşamak gelecekten bir ışık yakmak gibi oluyor çoğu zaman.
Güneşin bizleri selamladığı her yeni günde, bazen farkında olarak, bazen tesadüfen onlarca insan tanıyor benliklerimiz. Kimileri yanımızdan geçip gidiyor, kimileri hayatımızın odak noktasına yerleşiyor. Kimileri de yıkıp yıpratıyor. Fakat öyle ya da böyle gün sonunda o insanları tanıyan, etkileşime geçen, belki reddeden yalnızca biz oluyoruz. Yalnızca kendimiz... O evrede acısı ile de, sevinci ya da öfkesi ile de mücadele etmesi gereken kişi biziz. O, şu ya da bu değil.
İnsan zaman zaman gücünün devasalığı karşısında büyüleniyor değil mi? Her zorluğun üstesinden geleceğini, her kapıyı aralayabileceğini, her duruma bir ses olabileceğini zannediyor. Hayatın ağır toplarını tek omuzla kaldırıp tek eliyle uzaklara gönderebileceğini düşünüyor. İşin bu kısmından bakınca elbette hayat herkes için yaşanabilir hale geliyor. Ancak, her defasında görüyoruz ki evdeki hesap çarşıya uymuyor. Ve ben artık - ne yazık ki- 'sen doğru ol, herkes olur' çıkarımına olan inancımı bir nebze kaybediyorum.
Gel gelelim herkesin doğru olduğu bir toplumda da yaşanmazdı hani. Monotonluk baş gösterirdi, amaçların içi boşalabilirdi. Fakat burada benim meselem, doğruluk ya da sağlıklı düşünme gibi olguların yalnızca bireyin kendisi ile alakalı olmadığı meselesi. Çünkü bazı insanlar ciddi anlamda hasarlıdır, bazı karakterler gizliden gizliye problemler barındırır. Ve bu, her bireyin hayatında bir defa bile olsa mutlaka yaşadığı bir sorunsaldır...
İnsan kendisini nasıl korur? Uzaklaşarak, içine kapanarak, belki öfkelenerek... Fakat hepsi bir yere kadardır. Bir noktada herkes kaçındığı o 'şey' ile yüzleşmeye mahkumdur. Doğrusu bir yerlerde herkes aciz ve çaresizdir. Kimisi acizliğini çığlıklarla bastırır. Mücadele etmek, savunma pozisyonuna geçmek kişinin ruhunu özgür kılar. Ancak çoğunluğu bu savaşta yenilir, korkar, pes eder. Ve ortaya tacizler, cinayetler, sapıklıklar çıkar. İşte bu hayattır, bunu bilerek yola devam etmek de yaşamak...
Tüm bunları düşününce aslında bu sınırları çizilmiş hayatın adaletini sorgular insan. Yani bu oyunun içindeysen ya direneceksin, ya da terk edeceksin. İkisinde de kazanan taraf olma ihtimalin net olmayacak, fakat orada ve o andaysan buna mecbursun. Zira ne kadar kaçarsan kaç birgün mutlaka yeniden karşına çıkacaktır o yaşanmışlıklar. İster ağla, ister bağır, ister isyan et. Bu kadar da nettir herşey.
Dedim ya, adaletin sallanan temelleri ne yazık ki her bireye bazen bu iki zorunluluğu bile sunmaz, sunamaz. Bazen tek seçenek kaçmaktır. Tek çıkış yolu sessiz kalmak ve kabullenmektir. Kalabalıkların olduğu bir ortamda kimselere görünmeden yaşamaktır özünde. Gün gelir birileri ses olur, nefes olur fakat yetmez. Birilerinin sesi, içinde mutlaka başkalarının sessizliğini hapseder. Ve bu düzen böyle sürüp gider...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

30 Eylül 2018 Pazar

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

"Yüreklilik sadece cesur olmakla olmaz. Yüreklilik, acizliğimize rağmen doğru olan şeyi yapmaktan geçer."


Bugün bu yazının başına geçebiliyor olmak beni ekstra mutlu ediyor doğrusu. İnsan bir film önerirken ya da buna dair birşeyler söylerken sabırsızlanır mı? Ben hep sabırsızlanırım. Hele bir de derinliği, gerçekliği ve çıkarılacak dersleri bol bir konu varsa ortada...
Bir film izleyebiliyor olmak, kolay erişim sağlayabilmek ve bu sınırsız dünyada kimsenin müdahalesine maruz kalmadan gezinmek sanırım teknolojinin bizlere armağan ettiği en mühim konu. Açıkçası ben böyle zamanlarda izlediğim filmin etkisinden hemen çıkmama durumunu çok seviyorum. Kimseciklerin karışmadığı huzurlu bir dolaşım sağlıyorum kendimce.
The Help/ Yardımcı, Kathryn Stockett imzalı aynı adlı romanın sinemaya uyarlandığı 2011 yapımı film. Dramanın, yer yer komedinin ve oturtulmuş oyunculukların baş gösterdiği film, siyahiler ile beyazlar arasındaki ayrımın hayata yansımasını ele alıyor. Çoğu statüsel olguların film içine yerleştirildiğini ve tabi yaşanan zor zamanları rahatlıkla görebildiğimiz filmde az önce de bahsettiğim gibi beni en fazla çeken, içi dolu oyunculuklar oldu. Ayrımcılık konusunda edindiğimiz fikirleri barındıran filmin bu yönüyle insanı sarmalayan bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Açıkçası benim için kalıpları belirlenmiş ve keskin konuları, akıcılığın esas olduğu bir mecraya yedirmek her daim kolay olmayabiliyor. Bu konuda bir nebze seçici davranıyorum fakat satır aralarını okuyabildiğim bir film bulduğumda da bu durum kendisini kabul ettiriyor. Tıpkı bu filmde olduğu gibi. Özellikle izlerken zaman zaman durdurup şöyle bir deftere not etmelik mis kokulu alıntılar bulabileceğinizden emin olabilirsiniz. 😉
Eylül ayına veda ederken hem kafa dinlendirecek hem de açık fikirlere yolculuk sağlayacak bu zamansız film, hiç tereddüt etmeden önerilecekler listemde ilk sırayı almış durumda. Sanırım filmi sevdiren bir yön de bu zamansızlık meselesi, zira bazı filmleri bazen özleriz, ararız ve ulaşınca tekrar tekrar da olsa mutluluk duyarız...
Eylül benim için biraz zor bir ay oldu, umarım yeni ay güzelliklerini sunmaktan bıkmasın, ferahlıklar getirsin bizlere. Ve tabi ki bol bol da film...

Keyifli seyirler ✌



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.