18 Ocak 2019 Cuma

Kimin Dünyası Bu?

Başımı hangi yöne çevirsem çocukları için gelecek endişesi taşıyan telaşlı ebeveynler ile karşılaşıyorum. Kimisi bu durumu kontrol edebiliyor, kimisi duygularına yenik düşüyor, kimisi de akışına bırakıyor yalnızca. İnsanın içinde bulunduğu ortam çok önemli, nihayetinde hareketin olduğu yerde ne konuşuluyorsa bir süre sonra herkes o yöne doğru evriliyor. Bu nedenle arkadaşları iyi seçeceğimiz kadar kaliteli muhabbetlerin de belirleyicisi olmalıyız bence.
Bir dünya hem nasıl bu kadar karışık hem de aslında özünde basit bir işleyiş ile etkin olabilir ki? Dünya gerçekten de yaşanılamayacak bir yer haline mi geldi yoksa bizler sırf böyle bir algıya uyum sağlamak niyetine iç seslerimizi mi bastırıyoruz? Gemileri yakıp hırslı, yeri geldiğinde kötü diye nitelendirilebilecek bir çocuk yetiştirmek mi daha mantıklı yoksa her şeye gönül koyup böyle kirli bir dünyaya asla çocuk getirmemek mi?!
Hep söylüyoruz ya, kimse bir diğerinin ne yaşadığını bilemez diye, işte hayat gerçekten de böyle. Çoğunluğumuz zaman zaman bir başkasının hayatına dokunabildiğimizi, belki çare olabildiğimizi ya da birşeyler öğretebildiğimizi düşünüyoruz. Bir zaman gelip de bu hissi tam anlamıyla yaşadığımızda ise büyük ifadelerle şaşırıyoruz. Garipsiyoruz bedenimize yayılan bu duygu selini. Çünkü biz hayatın belirli bir dönemini varsayımlarla harcıyoruz. 
Hal böyle olunca artık sık sık hepimizin devasa bir sosyal medya hesabında 'çantamda ne var', 'günlük hafif makyajımı nasıl yapıyorum', 'beş dakikada hazırlanma sanatı' ve buna benzer birçok fırfırlı videonun baş rolü olduğunu düşünüyorum. Daha açık bir ifadeyle -isteyerek ya da istemeyerek- en süslüsünden maskeler edindiğimizi savunuyorum biraz da... Yahu bu dünya da öyle bir meret ki, ne kadar yapaylıktan uzaklaşmak istersen çevreni bir o kadar yapay ve geçici insanlar sarıyor. Sonra bir anda yıldızlar görünmez oluyor, karanlık sisle harmanlanıyor ve dünya kötülerin dünyası oluyor.
İnsan zamanın akışına seyirci kalıp yaş basamaklarını tırmanmaya başladığı andan itibaren aslında kendi dünyasının da mimarı haline geliyordur bence. Daha doğrusu -evet hepimiz özümüzde aynı mantıktayız fakat- birbirinden farklı ruhlara, zevklere, bakış açılarına sahip olduğumuz bedenlerimizi tek tip bir dünyaya sığdırmak zorunda olmak galiba en çok da benliğimizi zedeleyen bir eylem olurdu. Zira oluyor da, potansiyellerimizin çok daha derinlerinde, hayallerimizi ve arzularımızı baskılarken buluyoruz kendimizi çoğu zaman. İşte sırf bu yüzden o tek tip dünyada kulaktan dolma tecrübelerle yaşamaya çalışıyoruz hayatı. 
Gel gelelim herkes kendi dünyasının mimarı olmalı derken elbette aşırılıklara kaçmış bir kopukluğu da göz ardı etmemek gerekir. Bizler ne yazık ki zamanın ilerlemesi ile birlikte kavramların da içini hiç düşünmeden boşaltıyor, farklılaştırıyor ve belki de yanlışa sürüklüyoruz. Potansiyelleri ortaya koymak ile üstünlük kurmak arasındaki ince çizgide yürüyemediğimiz için çatışmaların kahramanı oluyoruz. Özüne bakıldığında büyük bir huzur kaynağının içerisinde görmezden geldiğimiz duyguları arıyoruz. Yani diyorum ki, ne uzuyoruz ne de kısalıyoruz...
Karar mekanizması da pek mühim doğrusu. Eylemlerimizin çoğunluğu verdiğimiz ya da veremediğimiz kararlara göre evriliyor. Fakat bence biz hep bir ortada kalma duygusu taşıyoruz içimizde. Ne o olsun, ne diğeri ama hem o olsun hem de öteki... Kafalar karışıyor, sabırlar tükeniyor, hatalar çoğalıyor. Haliyle çaresizlikler, 'ya evet dünya gerçekten de kötülerin galiba' demeler ve pes edişler geliyor ardından. Bu maratonun sonu büyük bir yıkım da olsa, en azından deneyerek yıkılmanın farkına varalım istiyorum. İnsan zaten deneyemediklerinin pişmanlığıyla yaşıyor hayatını zaman zaman, akılda kalanların esiri oluyor... 

Bu dünya bizimse ve dünya da kötülerinse... Peki biz?


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

7 Ocak 2019 Pazartesi

Aldığım En Güzel Mektup

Blog dünyasında yaşadığım en güzel anları sorsalar, sanırım eve geldiğimde beni karşılayan sürprizlerden yana kullanırdım cevap hakkımı. Bugün yine, yeniden çok sevdiğim Öneri Makineciğimden gelen ve bence hayatımda aldığım en güzel mektup tüm bir günüme ışığını saçmaya yetti de arttı! Eğer halen kendisini tanımayanlar varsa bu yazıyı hemen burada sonlandırıp bir hızla takibe koşsun derim, zira önerilerinin yanı sıra bu muazzam hobisine hayran kalmamak elde değil. 😍
Instagramda kalpli göz emojisi ruh hali ile takip ettiğim mektuplardan birisine şöyle canlı canlı dokunuyor olmak, galiba bu durumun en keyifli yanıydı. Mektubun içerisindeki hazineden bahsetmiyorum bile! Tam anlamıyla hayal gücünün marifet ve zevk ile buluşmuş hali, mis mis!
Caanım Öneri Makinesi' ne -bir defa daha- güzel mutluluklara sebep olan zarif düşüncesi ve mektubu için çok çok teşekkür ediyorum. Blog dünyasında tanımaktan fazlasıyla memnun olduğum bir isim ve umarım çok daha uzun yıllar buradaki bağ devam eder... ❤ Kocaman sevgilerimi yolluyorum...
İtiraf etmeliyim ki mektubu elime aldığım ilk an açmaya kıyamadım, hihihi! Fakat açıp da içindekileri görünce uzun bir süre boyunca elimden bırakamadım. 

İşte emek kokulu mektubumun görselleri ✌



Bir mektuptan çok daha fazlası, dışı...



Ve bakmalara doyamadığım içinden çıkanlar, güzel notunu taşıyan kart eşliğinde...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

3 Ocak 2019 Perşembe

İki Yaşım #Herteldenşef

Önce saate baktım, sonra takvime... Takvim yaprağına dokunabildiğim, koklayıp bir kenara bırakabildiğim günler geldi aklıma. Özlediğimi anımsadım, özlediğimi ve hep özleyeceğimi...
Bir yıl önce bugün çok büyük bir sevinçle, sabırsızlıkla ve heyecanla yazdığım satırları düşündüm. Yazarken 'acaba gelecek seneye de yazabilecek miyim' diyen iç sesimi, yazabilecek olmaya dair beslediğim umudu ve her ne olursa olsun sönmeyecek yazma hevesimi... Şimdi yeniden bir sene sonrasını düşünüyor içim fakat kelimelerde geziniyor aklım. Çünkü bu defa gerçekten de hızına hayret ettiğim zaman, potansiyelinin çok daha fazlasıyla akmış, zamanda bir yaş daha almamı sağlamış. Büyüksün be zaman!
Sanırım her yıl, bu yazıda o ilk heyecanımı kelimeler dolusu anlatmak isteyeceğim. Burada yazıyor olmak ya da en küçük adımıyla burada varlık sergiliyor olabilmek bile hayattaki en doğru kararlarım arasında. İnsan yazdıkça öğreniyor, öğrendikçe gelişiyor, geliştikçe heves ediyor. Bence yazmak için bize gereken şey inanmak ve istiyor olmak. Sonrası çok rahat, çok pürüzsüz bir şekilde akıp gidiyor.
Bir yıl evvel çok güzel bir samimiyet ortamı içinde olduğumun yeniden farkına varmıştım. Bu yıl bu samimiyetin tam anlamıyla dolu dolu olduğunu bir defa daha tecrübe etmiş oldum. Bilen bilir, buradaki temel amacım aslında benliğim için yazıyor olmak. Çok okunmak ya da belirli seviyelere gelmek, aklıma düşen ilk eylem olmadı hiçbir zaman. Fakat insanoğlu çok ufak mutlulukların ev sahibi bence, bir yorum, bir takdir ya da bir eleştiri bile ruhumuza iyi geliyor. Birilerinin hiç görmeden başka birileri için yaptığı yorum, benim için o hep aradığımız aşırı mutluluklarla eş değer doğrusu. Ruhun da ilgiye ihtiyacı var, gözlerin gördüğü kadar kalbin hissetmesi de mühim yaşama devam edebilmek için... Bu nedenle buradaki etkileşimi hem çok önemsiyor hem de bu etkileşime katkı sağlayan herkese kucak dolusu teşekkürlerimi sunuyorum. Blog dünyamız bizim canımız, umarım yolumuz uzun ve günlerimiz aydınlık olur hep. 😇
Bazen burada ulaşabildiğim büyük çoğunluğa ulaştığımı düşünüyorum. Bazen fazlasıyla yazı okuyup, fazlasıyla yorum yaptığımı hissediyorum. Fakat böyle düşündüğüm her an, çok daha fazla kişiye ulaşıp çok daha fazla yorumlar yapabiliyorum. Sanırım bu hiç bitmeyen ve kendisini her daim güncelleyen sınırlar tadımıza tat katıyor biraz da... 💃
Bazen de yazma eylemi ufak durgunluklara açıyor kapısını. Nihayetinde sosyal yaşam içerisinde de bir varlık sergiliyoruz ve kişiliklerimiz sürekli hız ekseninde yaşamaya odaklı. Fakat bu durum beni hiç üzmüyor, bugün olmasa da bir gün mutlaka yeniden kelimelerin başına geçecek olmak fazlasıyla keyif veriyor. Yazmak iyi ki var, hep olsun!
Velhasıl kelam, işte zaman yine hızını kanıtladı ve bir yıl daha geride kaldı. İki yaşım oldu, iki yıl adım, iki hikayem... İyi ki oldu, gezegene veda edene kadar da hiç bitmesin! Bu bir serüvense adım adım, tadını ala ala dolaştırsın her köşesinde... 💫






✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

2 Ocak 2019 Çarşamba

Yeni Bir Yıl

Bazı şeyleri zihnimizde çok büyütüyoruz, biliyorum. Örneğin yeni yıla o ilk giriş dakikaları... 23.59 ile 00.00 arasında sanki uçurumlar olacakmış hissi doğuyor içimize ya da doğması için zorluyoruz. Ama ne olacaktı ki yani? Bu iş uzun vadede sonuç verecek bir durum, gece yarısı oldu mu en fazla gidip uyuyorsun nihayetinde. 😁 Hayal kırıklıkları için kapılarımızı aralamayalım, en güzeli...
İnsan bir şeyler değişsin istiyorsa -gerçekten istiyorsa- değişir. Kimisi büyük resimlere odaklanır, kimisi ayrıntılara. Fakat ruh bu değişimi planlamışsa, beden de seve seve ortak olur. Hayatı bedenlerimiz, karakterlerimiz, zihinlerimiz için fazlasıyla zorlaştırıyoruz. Ben de dört dörtlük değilim evet ancak en azından bu eziyet edişlerimizden bir an evvel uzaklaşacağımızı umuyorum. 
Bu yıl bir değişiklik yapıp tüm seneye yayılmak üzere mini bir liste yapmak istedim. Öyle uçuk kaçık şeyler de değil, zira kendimi biliyorum, gerçekleşmeyecek durumlara heves etmiyorum bu konuda, hihihi! Yine de sınırlar çizmekten ya da hedefliyor olmaktan hep bir tedirginlik var içimde. Fakat hem biraz üzerine gitmek hem de yazmanın gücüne inanmak adına böyle bir şey yapmaya karar verdim. Defterciğime yazdım. Yetmemiş olacak ki buraya da yazıp sanırım daha da kalıcılaştırmak istiyorum bu durumu. 😄


  • Uyandığın her sabah için şükret, kendini sev. 📌
  • Bir sabah kahvaltını ve bir akşam yemeğini hazırla. 📌
  • Bir arkadaşına hediye gönder. 📌
  • En sevdiğin fotoğraflarını baskıya ver. 📌
  • Kendin için beş taze kitap al. 📌
  • Bir arkadaşından özür dile. 📌
  • Bir arkadaşına onu çok sevdiğini söyle. 📌
  • Geçmişte kalan bir hatayı affet. 📌
  • Evcil hayvanına bir ödül al. 📌
  • Elinden geldiği kadarı ile bağışta bulun. 📌
  • Bir ay boyunca her gün blogda yazı yaz. 📌
  • İzlediğin bir filmi ve okuduğun bir kitabı yorumla. 📌
  • Uzun zamandır görüşmediğin bir kişiye mesaj at. 📌
  • Şehir dışına seyahat et. 📌
  • Yolda yürürken rastladığın beş kişiye selam ver. 📌
  • Bir sabah güneş doğmadan yürüyüşe çık. 📌
  • Arkadaşlarınla bir akşam dışarı çık, kaliteli vakit geçir. 📌
  • En az bir tiyatroya ve en az bir film için sinemaya git. 📌
  • Spora devam et. 📌
  • İlgi duyduğun alanda bir kursa kayıt ol. 📌
  • Alışveriş yap. 📌
  • Konsere git. 📌
  • Araba kullanırken yüksek ses ile şarkı söyle. 📌
  • Bir yaşlıya yardım et. 📌
  • Bir çocuğa (maddi ya da manevi) hediye al. 📌
  • Ufak da olsa birikim yap. 📌

İnsanın yazdıkça yazma isteği artıyormuş bunu anladım. 😋 Umarım keyifle ve tam anlamıyla gerçekleştirebileceğim bir sene olur. Herkese yeniden mutlu seneler diliyorum... ✌



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

25 Aralık 2018 Salı

2018' de En Çok..?

Döndük, dolaştık ve yine aynı noktada maratonumuzu tamamladık. Geçen yıl bu yazıyı satırlara dökerken gelecek yıllara dair versiyonlarını düşünmüştüm. 😊 Başlarken zaman sanki hiç akmayacakmış gibi geliyor insana. Fakat dönüp baktığımızda özünde elimizden kayıp giden bir zaman ile karşılaşıyoruz. Hayatın, anların ve yaşanmışlıkların geri dönüşü olmuyor. Yalnızca yazılarını okuyabiliyoruz aslında. Yazmak iyi ki var!
O halde bakalım bu yıl neler olmuş... 😉


* okuyan ve yazmak isteyen herkesin yazılarını bekliyorum 😇



  • 2018' de en çok sonları yaşadım. Bu son herkes için farklı olabilir; kimisi bir filmin sonunu önemser, kimisi bir durumun, kimisi de ilişkilerin... Aslında mantık basit, bir başlangıç vardır, bir de son.

  • 2018' de en çok farkındalık sağladığım şey bu hayatın artık neredeyse her daim tetikte yaşanacak bir yönünün olduğuydu. İnsan buna üzülüyor, kabullenemiyor fakat bir noktadan sonra da akışa uyum sağlamak zorunda hissediyor doğrusu.

  • 2018' de en çok düzenli spor yapabildiğim için mutlu oldum. Hem bedenen hem de ruhen rahatlamak, gelişmek, keyiflenmek sanırım yapabileceğim en güzel eylemdi. Umarım daim olur...

  • 2018' de en çok filmi ben izlemiş olabilirim. 🙌 Bu da öyle bir durum ki, insanın izledikçe izleyesi geliyor yahu! Özellikle bir dönem günde birkaç filmi tükettiğim doğrudur. Fakat iyi oldu.

  • 2018' de en çok yaptığım eylem sanırım iç hesaplaşmalar oldu diyebilirim. İnsanın verdiği en büyük mücadelelerden birisi de iç sesi ile olan ikilemleri benim için. Fakat bu durumu kontrol edebilmek de kendi elimizde. Biraz zaman, bolca sabır ve objektiflik sayesinde halledilebileceğini düşünüyorum.

  • 2018' de en çok özlem duygusu yaşayan ben oldum. Özlemek diye birşey hiç olmasa istiyorum bazen, yakındayken uzak hissetmesek mesela. Mesafelerin sıfırlanması elimizde olabilse...

  • 2018' de en çok evlenen arkadaşlarımın bebeklerini/ çocuklarını hem büyük şaşkınlıkla hem de keyifle gözlemledim. Çocukların dünyası o kadar farklı, o kadar orijinal ki bazen bazı durumlara şahitlik etmek çok şaşırtıcı oluyor. Uzun ve hayırlı ömürleri olsun umarım.

  • 2018' de en çok tükettiğim besin çorba olabilir, hihihi! Evet, düşündüğümde bu duruma ben de şaşırdım fakat sanırım bedenimin çorbaya ihtiyaç duyan bir bölümü varmış(!) Başlarda klasik olan tarifler sonrasında kendi yorumlarımı kattığım tariflere evrilmiş oldu. 😁

  • 2018' de en çok blog dünyasında olabilmek beni yeniden keyiflendirdi. Açıkçası bu sene hafif durgunluk halinde olsam da her türlü yoğunluğa rağmen burada olmak, yazı okumak, yorumlar yapabilmek sanırım zevk aldığım en güzel şey oldu.

  • 2018' de en çok pişmanlığını duyduğum yalnızca bir durum oldu. Normalde yaşadığım şeylere pişmanlık gözü ile bakan birisi değilimdir. Daha doğrusu böylesi durumları tecrübe olarak bir kenara koymanın kişisel gelişime de faydalı olduğunu düşünüyorum. Fakat bu defa bir istisna olarak zihnimde yer edindi açıkçası...

  • 2018' de en çok eski fotoğraflara bakan bendim. Fotoğrafların dili olsa ne güzel olurdu değil mi? Hem onca anıyı yaşayan olmak hem de bir daha hiçbir zaman aynı şeyleri yaşayamayacak olmak bana fazlasıyla garip geliyor doğrusu.

  • 2018' de en çok beklediğim şey yeni, ferah, çıkarsız ve yormayan bir yıl oldu. Galiba hayatımda ilk defa yeni bir başlangıcı bu derece sabırla ve sabırsızlıkla beklemiş oldum. Toplum olarak artık ciddi anlamda silkelenmelerin ve kaliteli anıların olacağı bir yıl olur umarım. ✌




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

21 Aralık 2018 Cuma

Tavşan Mı Dağa Küsmüş?

Tam diyorum ki 'ohh, bitti bitecek nihayet şu yıl', pat diye bir şey oluyor. Canımı sıkıyor ya da ruhumu yoruyor. O sırada 2018' in döner koltuğuna oturmuş elektronik sigarasını(!) tüttürürken 'ni ha ha, benden kurtulmak kolay mı sandın küçüğüm' dediğini düşünüyorum, Türk filmi tonlamasıyla...
Çoğu zaman tavşan olup dağlara küstüğümü, küsmesem de trip attığımı fark ettim. Dağın haberi olsun ya da olmasın, birileri bazı şeyler yaşıyor ve sonucunda da bazı tavırlar sergiliyor. İnsanız nihayetinde, duygularımızla bir mücadelemiz var. Ay şunu belli etmeyeyim, ay anlamasınlar, aman duygular öcüdür diye diye geçirdik bu zamanları. Zaten kimse bize bir duygu nasıl yaşanır öğretmedi, o halde kimse de bizim duygularımızı nasıl yaşadığımızı sorgulamasın. Atara atar gidere gider, eheyy!
Şu birkaç gündür canım sıkkındı açıkçası, ha yazdım ha yazacağım derken bir bakmışım buraya yazmaya erişecek kadar bile istek yok içimde. Yani aslında bu anlaşılması garip bir durum; gezegende küçücük bir noktasınız ama yaşadıklarınız devler ülkesi olsun istiyorsunuz. Mutsuzken başkaları da mutsuz olsun, gülerken başkaları da kahkaha atsın istiyorsunuz. İstiyoruz yani, çok benciliz çok. Yeni yılda önce şu bencillik torbalarımızı bir kenara bırakmalıyız.
Neyse, birkaç gün önce sosyal medyada takip ettiğim ve aslında severek takip ettiğim bir hesapta yardım kampanyası türünden bir paylaşıma denk geldim. Sosyal medyanın iyi yönleri de var şimdi inkar etmeyelim, hayır işlerinde anında yüzlerce insana erişim sağlanabiliyor. Tabi iyi niyet meselesi halen anlamını koruyorsa... 
Normal şartlarda insanların yaptıkları yardımları dile getirmelerinden ya da bir şekilde duyurmalarından pek memnun olduğum söylenemez. Sonuçta herkesin bir yaşam tarzı var ve iyilik denen şey de mutlaka somut anlamda belirtilerek yapılması gereken bir şey olmamalı. Fakat biz toplum olarak her saniyemizi gözler önüne sermekten bir haz duyduğumuz için malum, kavramlar kendinden geçmiş vaziyette. Bir de açıkçası bu konular öyle arkadan itmeyle, çekiştirmeyle ya da sıkıştırmakla olacak türden değil. İçten gelmesi lazım, küçük bir kıpırtı bile yetiyor bazen.
Sevdiğiniz insanlardan/ ortamlardan/ gruplardan gelen beklenmedik davranışlar sanırım bir tık daha fazla kırıcı oluyor. Yani insan bir burukluk hissediyor açıkçası, anlamlandırmaya çalışıyor. Eh, boşuna demiyorlar az beklenti çok huzur diye. Vallahi de öyle. Fakat biz de saf mıyız neyiz, bir gönül bağı kurmayalım, hemen inanıveriyoruz yahu!
İşte benim de canımı sıkan beklemediğim tavırlarla karşılaşmış olmaktan ibaretti. Bir de mesele yardım ve iyilikle ilgili olunca insanlık olarak her durumda niyetlerimizin sapmaya uğruyor oluşunu -bir defa daha- görmek tadımı epey kaçırdı. Bu yüzden ben bir tavşanım. Dağa öyle bir küstüm ki artık haberi olsa da fark etmez, olmasa da...
Oysaki bizler hava kararana kadar sokaklarda top oynayan, arkadaşını kovalayan, bisiklet süren ve ağaçtan düşen çocuklardık. Annemiz- babamız kızdığında bir öpücükle gönül almayı başarabilen ufaklıklardık. Yani diyorum, kötü niyet falan ne ara geldi de kalbimize bu derece köklü yerleşti, benliğimizi avuçlarına aldı da sıkıp duruyor? Ya da şöyle soracağım, neden böylesi bir ısrarla iyi niyetli kalmayı inkar etmekte ısrarcıyız?
Sonra diyorlar ki vay efendim bu insanlar neden yalnız? Yahu neden yalnızlaşmayalım, kim kendisini kandırılmış yerine koymak ister ki? Kim iç sesinin çığlık attığı bir ortamda kalmak ister ki? E biz o kadar benciliz hani, kendimizi düşünüyoruz hep. Bu nasıl bir döngüdür ki bir tarafından bakınca olumlu, diğer tarafından bakınca olumsuz olabiliyor? 
Neden yalnızlaşmayalım derken yanlış anlaşılmak istemem doğrusu; bunun sorumlusu da bizleriz. Hızlı yaşıyor, hızı tüketiyor, kolay harcıyor ve doğrudan unutabiliyoruz. Bazen bir duruma üzülme süremiz ile o durumu geride bırakabilme süremiz arasında çok kısa bir zaman olabiliyor. En önemlisi de ince düşünmek eylemi artık zihinlerimize hiçbir zaman uğramıyor. Falanlar filanlar...
Neyse, bu sayede bu senenin son buruk yazısını yazmış olmayı diliyorum. Aman bu ne fırfırlı bir seneymiş yahu, yapmadığını bırakmadı bizlere. Oysaki her yeni yıl başında güzel dilekler bırakıyoruz göklere, tam tersi olarak dönüş yapması, ne bileyim insanı biraz üzüyor hani...
O halde ben de ufaktan eski yılı yolcu etme- yeni yılı selamlama moduna geçiş yapsam fena olmaz diye düşünüyorum.  Haydi bakalım! 😎


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Aralık 2018 Cuma

Peki Yalanlar?

Son birkaç gündür iç sesim ile aramdaki temel muhabbet, temkinli yaşamak diye bir şeyden öteye gidemiyor. Temkinli yaşamak neymiş ki yahu, ben daha bunu tam olarak bilmiyorum bile. Hem insan bilmediği şeyler hakkında nasıl fikir sahibi olabilir ve üzerine bir de nasıl iç sesi ile iletişime geçebilir değil mi? Değil. Çünkü hayat denen şey -artık- insanın bildiklerinden ziyade bilmediklerinin savaşını veriyor.
Temkinli yaşamak, hmm... Herhalde şöyle bir şey olabilir diyorum; gece su içmek için uyanırsın mesela. Hemen bir ışık kaynağına ihtiyaç duyarsın, olası bir çarpışmayı önlemek adına. Ya da sıcak tencerinin sapını tutmak için ekstra bir yardımcıya ihtiyaç duyarsın, elleri yakmamak adına. Böyle bir şey mi acaba temkinli yaşamak ya da sırf somut durumlardan mı ibaret?
Elbette değil. Bedenin temkinli yaşayabilmek hakkı kadar ruhun da bir seçeneği olmalı. Zira bana kalırsa ruhun temkinli yaşama boyutu, bedene verilen haklardan bir tık daha geniş olmalı. Çoğunluğu bilemem ama ben ruhun hassaslığını koruduğun sürece bedeni çok daha kolay düzeltebilirsincilerdenim. Hani bazen çöküş anlarımız olur, yorgun, bitkin ve belki kırgın hissederiz. Ruhun bir serzenişi diye düşünürüm özünde aslında. Ya da kendimi öyle inandırmak isterim, bilemiyorum.
İç sesimin 'dört bir yanımız yalanlarla dolu farkındasın değil mi?' uyarısıydı beni bu temkinli yaşamak kelime grubuna yönelten. Çünkü gerçekten de yalnızca birkaç dakika bile düşününce, gezegendeki yalanlar silsilesinin bir parçası oluşumuzu anlamak hiç de zor olmuyor. Pembesiymiş, beyazıymış, vay efendim simlisiymiş ben anlamam vallahi. Yalan yalandır!
Ay bir de şu 'iyi niyetli yalan' meselesini asla içselleştiremiyor algılarım. Bu nasıl bir çelişki düzeneğidir ki iyi olan bir şey ile özünde olmayan şeyi yan yana getirmemizi sağlıyor? Pardon ama bu durumun yetkilisi kimdir acaba, çok merak ediyorum. Eh, hal böyle olunca insan bir şüphe ediyor şimdi ne yalan söyleyeyim. Zaten şu şüphe de öyle pis bir durum ki, insana yolunu bile kaybettirir, kesin bilgi. İnsan şüphe ediyor çünkü gündelik yaşamda ve o hız anında yalan eylemine o kadar alışmış, o kadar bağrımıza basmışız ki -her konuda olduğu üzere- kolaya kaçmayı da adeta öncelikli yapılacaklar listemizin başına tutturmuşuz. Evet, her zorlukla boğuşacak gücümüz ya da belki imkanımız olmayabilir bence de fakat kusura bakmayalım ama(!) biz de durumu epey abartmışız. Utanmasak daha da kolaya kaçmak adına, kendimize bir 'kolaya kaçıcı' tutup bir köşeye çekilecekmişiz yani!
Dedim ya, benim için yalanın renkleri ya da tarzı pek önemli değil. Benim için önemli olan toplum olarak hali hazırda gerçekleştirdiğimiz iletişimlerde hepimizin karşıdaki bireyi çok hızlı ve umursamadan harcayabiliyor olması. Daha açık bir ifadeyle, birlikte yaşadığımız insanları tek bir cümle ile geçiştirebiliyor olmamız ya da geçiştirdiğimizi zannetmemiz benim meselem...
Tamam anladım, insanlardan kaçıyoruz. Sevsek de kaçıyoruz, itici bulsak da... Zor durumda da kaçıyoruz, keyfimiz istemediğinde de. Fakat biz insanlardan kaçtığımız kadar bence kendi karakter yapılanmamızdan da uzaklaşıyoruz bu sayede. Örneğin bir gün içerisinde telefonumuz çalıyor ve kişinin kim olduğuna dair yargılama boyutuna geçmeden sunacağımız bahaneyi bulmaya çalışıyoruz. Elzem durumları bir kenara bırakıyorum, fakat bu konuşmaların büyük çoğunluğu alevli bir tabakta gelen yalanlar serpmesine dönüşüyor(!), uzuyor da uzuyor. Evet, belki de hayatımızın noktaları hakkında kimselere bir açıklama yapmak zorunda değiliz. Fakat bu durum bizi eğer bariz bir yalan içerisine itiyorsa işte o zaman sorun var demektir. Yani telefondaki o sese 'bugün pek müsait değilim' demek ile 'ya canım ben de inan nasıl görüşmek istiyorum, nasıl özledim ama dur bakalım mutlaka ayarlayalım bir görüşme' demek arasında ciddi bir etik farkı var. Karşı taraf bazı zamanlarda bu durumun çok da açık bir şekilde farkına varıyor olabilir fakat benim için bu durum, o kişiyi üzmekten ziyade yalan söyleyen tarafın karakterini sarsmaktan ileriye gidemez. Ve diğer yandan da hayat, kimsenin bir diğerinin karakterini onarması gereken bir platform değil doğrusu. Hiçbir zaman da olamaz, var olmak bu değil...
Hal böyle olunca iç sesim temkinli yaşamak meselesine epey kafa yoruyor açıkçası. Biraz daha ince düşünmek, belki bazı taraflarca algılanan stratejik olma durumu ya da yalanlardan uzaklaşarak huzura ermek... Nasıl adlandırılmak isteniyorsa o olsun adı, içerik yine aynı. Mantık gayet açık ve pürüzsüz.
Fakat bu durum elbette ki zamanı geniş dilimlere bölerek gerçekleşebilecek bir durum. Zira hepimiz bu konuda benzer konumlardayız ve hepimizin düzeltmesi gereken bir benliği olduğu kadar, düzelmesini beklediği de bir çevresi var. Yani ben burada klavye başına geçip bu satırları yazıp beklediğim sürece birileri de bir yerlerde bir şekilde beklemede kalıyor olacak. Özünde ayrı ayrı ve fakat genelinde iş birliği halinde olduğumuz an, temkinli yaşamak adına el sıkışabilmiş olacağız.
Nihayetinde fazlasıyla zorlaştırdığımız hayatlarımızda sınırsız kolaya kaçma fikirleri sunabilen bir insanlık, herhalde bunun da bir ucundan tutar diye düşünüyorum. Yoksa tutamaz mı, çok mu büyük bir şey bu? Hay aksi, bak bilemedim şimdi...





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

10 Aralık 2018 Pazartesi

Bakıyorum Ama Göremiyorum

Çok merak ediyorum bizler bakış açılarımızı köreltmeyi neden ve ne zaman öğrendik, niye öğrendik yahu!  
Beyin bir sinyal almakta o kadar ustalaşmış ki, çoğu zaman zihnimizi hangi tarafa yönlendirdiğimizin farkında bile olamıyoruz. Hayatın -ne yazık ki artık- çoğu evresinde hissettiğimiz o boşluk hallerinde bile bizler beynimizin pasifleştiğini düşünürken aslında tam tersi oluyor ve belki de beyin için gerçekleştirebileceğinden çok daha fazla sinyali sunmuş oluyoruz. Bir de kaderin cilvesi midir, işin fırfırı mıdır nedir, bünyemiz olumsuzluklar ile bağlantı kurmada adeta dünya birincisi!
Şimdi burada 'güzel bakan güzel görür' klişesini tekrarlamak istemiyorum aslında fakat gerçekten de baktığımız güzel bir şey ise, gerisini çok da fazla dert etmemize gerek kalmıyor bence. Oysaki bizler modern çağın getirilerinden ve hızlı yaşama arzularımızdan dolayı neredeyse tüm eylemlerimizin planını yapmaya, çok boyutlu düşünmelere ve kelimenin tam anlamıyla yerimizi garantilemeye programlı mekanizmalar olduğumuzu kabul ediyoruz. Daha açık bir ifadeyle, yaşanabilecek her türlü durumda ya da girilebilecek bütün ortamlarda biz aslında olumsuzu deneyimlemek ve hatta belki de bir tık ileri gidip olumsuzu istemek gayesiyle hareket ediyoruz. Aklımız, ruhumuz, bedenimiz ve düşüncelerimiz zor olana her daim aralıyor kapılarını. Her ne kadar kelimelerimiz şikayeti barındırsa da itiraf edelim, hepimiz bir tutam acıya hep bir ev sahibiyiz...
Peki mutluluk? Mutluluk da değil aslında; iyi şeyler, güzellikler, pozitif görüntüler mesela. Ufak ama doğal oluşumlar? Özünde açıkça gözümüzün önünde olan fakat bizim görmekte oldukça zorlandığımız şeyler diyorum, nerede onlar?

Gün içerisinde bir kahve yapıp yazılar okumaya ya da bazı fotoğraf karelerini incelemeye bayılıyorum doğrusu. Bugün bir şey fark ettim, okuduğum yazıların çoğunluğu insanlığın içinde bulunduğu zorluklardan, hayatın engebelerinden, yaşanmış problemlerden ya da kişilik bozukluklarından ibaret. Çoğu satırda 'aa evet bu da ben, ah bu da ne kadar doğru, inanmıyorum ayyynısııı!' naraları attığım ve belki de derinlerine gizlenen anlamları bulmaya çalıştığım yazıları sıralamış beynim otomatik olarak. Sonra başa döndüm, yazıları sıralamadan önceki hamlelerimi inceledim. On maddelik bir yazı dizisinin aslında yarısından fazlasının daha pozitif ya da daha değerlendirilebilir yazılardan oluştuğunu gördüm. Evet bu defa gerçekten gördüm çünkü az önce bakmış fakat görememiştim.
Olay bu kadar basit aslında. Bakmak, görmek, seçim yapmak ya da farkında olabilmek özünde benliğimiz için o kadar da zor bir hamle değil. Olmamalı da zaten. Bize düşen yalnızca bu alışkanlığı doğru şekilde törpüleyebilmek.
Bu satırları yazmadan önce bir arkadaşımla muhabbet ediyordum, hafta sonunu nasıl geçirdiği hakkında... Habersiz şekilde aynı zamanlarda aynı ortamda bulunmuşuz fakat benim o ortamdan aldığım keyif ile onun aldığı keyif arasında epey fark vardı doğrusu. Arkadaşım havanın kapalı oluşundan, kalabalıktan, soğuktan ya da seslerden şikayet etmeyi tercih etmişti. Çünkü görmeyi istediği şeyler o yöndeydi. Benim gördüklerim ise çok daha farklıydı. Evet hava benim için de eşit soğukluktaydı, insanlar benim açımdan da coşkulu bir kalabalıktı. Fakat benim oradaki amacım zaten bunları deneyimleyebilmek, biraz kafa dağıtabilmek ve yeterince keyif alabilmekti. İşte bakış açısı dediğimiz şey tam da bu...
Gel gelelim günümüz toplumunda bireyin tüm bunları hayatına kolaylıkla harmanlayabilmesi çok da hızlı olmuyor. Haliyle ben de çoğu zaman bakıp da göremeyenler grubunun önde gidenlerinden olabiliyorum(!) Ancak bana göre bu durumu geliştirmek de insanın elinde, daha kötüye ilerletmek de... Önemli olan, hayatımızı hangi yöne doğru genişletmek istediğimiz. Bence yeni yılın getirebileceği ilk armağan bu olmalı.
Hem neden olmasın değil mi... 😎



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Zaman Çizgisi

'Öncelikle şunu kabul edelim ki, hepimizin zamandaki çizgisi çok farklı...'
Neredeyse üç yıla yaklaşıyor bu cümleyi duyalı. Üç koca yıl ama bir o kadar da üç kısacık yıl. 
Gerçekten de öncelikle şunu kabul edelim; zamanda, mekanda, anlarda ya da durumlarda hepimizin farklı farklı çizgileri var. Beyin bunu kolay kolay kabul etmese de bence biz, ruh ile ortaklık kurup kabul edelim. Devasa bir bilim kurgu stüdyosunda ana karaktermişçesine, böyle şeyler çok normalmişçesine...
Zaman öyle hızlı akıyor ve beraberinde öyle fazla şey tüketiyor ki insan bir noktadan sonra bir bulanıklık hali yaşıyor bence. Hisler, tavırlar, irade ya da benliğimize katkı sağlayan çoğu faktör o bulanıklıkta -farkında olarak ya da olmayarak- harmanlanıyor. Eh, buna bir de giderek bozulmalara uğrayan toplum gidişatını da ekleyince bazen gerçekten de bir film karakteri gibi hissetmek rahatlatabiliyor iç sesleri.
İnsanlık birşeylerden nasıl kaçabiliyor? Sorunlardan, sorumluluklardan, sıkıntılardan? Ya da insanlık neden hep geçmişini, küçüklüğünü özlüyor? Neden orada ve o anda olmaya, sabit kalmaya özeniyor? Çünkü bizler artık kendi saf dünyalarımızın efendisi olamayacak kadar bu hayatı yaşamaya kendimizi kaptırmış durumdayız. Çünkü bizler artık yaptığımız en ufak bir hareketin çok aşamalı karşılığını hesaplamak zorundayız. Bence bizler artık kendi zaman çizgimizin kalemini başkalarına veriyoruz, hem de her defasında.
Şimdi şöyle bir etraflıca düşününce aslında neyi nasıl yapacağımıza karar vermek öyle imkansız bir mesele gibi durmuyor. Hali hazırda herkesin kendi sınırlarını çizdiği bir hikayesi var ve belirli bir noktaya kadar bu hikayede kahraman olmak mühim mesele. Gel gelelim kendi hikayemizde kendi rollerimizi belirlemek adına büyük harflerle bağırıyor olsak da, sırf öteki gibi olmak ya da öteki ile aynı ve hatta daha da ileri bir konumda olmak adına eylemleri doğru zamanlama ile gerçekleştiremiyoruz. Bu da bizim çok kapsamlı kısır döngümüz.
'Fakat insan bu halde kafayı yer yahu' diyorum bir arkadaşıma.
'E yiyorum zaten' diyor. 'Çünkü çevremdeki herkes böyle ve ben de böyle olmalıyım, niye olmayacakmışım' diyor yeniden. O anda alıyor eline kendi zaman çizgisinin kalemini, veriyor belki de gerçekten tanıyamadığı bir grup insana. Sonra da mutluluk bekliyor, huzur bekliyor ya da övgü... Fakat beklediğini elbette ki bulamıyor, bulamadıkça dibe batıyor ve dibe battıkça daha fazla çıkmazlara kapı aralıyor.
Diğer taraftan bakınca açıkçası tüm bunların doğrudan suçlusu tamamen bizler olmayabiliriz. Dört yanımız her yeni gün farklı özelliğini keşfettiğimiz değişkenlerle dolu ve tabi bizdeki irade meselesi de pek fırfırlı(!) Kaptırınca uçuveriyoruz, kaptırmasak oyun dışı kalıyoruz. E bizde o aradaki hassas dengeyi kurabilecek karar mekanizması halen(!) yapım aşamasında. O zaman demek ki çare kaptırmakta.
Falanlar filanlar... 
Sonra vay efendim bu insanlık neden sorunlu, pehh! 😳


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

4 Aralık 2018 Salı

Sana Bi' Tavsiye (?)

Bol rüzgarlı, yeterince soğuk bir sabah. Minik köpeğim ile yürüyoruz rüzgara karşı. Özellikle rüzgara karşı yürüyoruz çünkü çok uzun zaman önce köpeğimin rüzgardan epey hoşlandığını fark ediyorum ve bu bir ritüel haline geliyor artık. Tam o sırada dört bir yanımızda uçuşan kurumuş yapraklara doğru koşuyoruz ikimiz de, hışırtılar eşliğinde bir anlamda şakalaşıyoruz. Akıp giden bir hayat var; yürüyen insanlar, çocuk sesleri, hızla geçen arabalar... Yani herkes kendi halinde.
Tam o anda giderek yaklaşan bir ses duyuyorum. Daha doğrusu birisi nefes nefese koşturuyor bana doğru, ses tonundan pek hoşlanmıyorum zira beynimiz yargılayıcı ses tonunu ayırt edebilecek niteliğe sahip. 'Ben iyi niyetliyim yanlış anlama' diye başlıyor kelimelere, epey şaşırıyorum açıkçası. Ne de olsa tanımadığım bir silüet, anlamadığım bir konu ve anlamlandıramadığım bir hareketsellik var ortada. Bir de ne bileyim bir insan konuşmaya başlarken iyi niyetli olduğunu neden özellikle belirtme isteği duyar ki değil mi, niyet meselesi kendiliğinden anlaşılması gereken bir durumdur zaten.
Neyse, belli ki bir dert var diye düşünerek ve göz teması ile dinliyorum yabancıyı. Fazlasıyla öznel, bir tutam yargılayıcı ve biraz da teorik çıkarımlarda bulunuyor köpeğim ve benim hakkımda. 'Sana bi' tavsiye' diyor. Hatta içinde o kadar şey biriktirmiş olacak ki(!) ses tonunu kontrol etmekte, kelimeleri mantıksal bir sıralamaya koymakta zorlanıyor bir ara. İşte o anda iç sesim gülmeye başlıyor ama alaycı bir gülüş olmadığını anlıyorum, sadece gülmek istiyor; hayatın ısrarla karşımıza çıkardığı memnuniyetsiz insanlarına inat...
Bu diyalog için çok fazla zaman ayırmayacağımı biliyorum ve aynı zamanda karşı tarafın gözleri 'sen ne cevap verirsen ver, ben bildiğimden şaşmayacağım' diye bağırıyor. Haliyle kısaca benim de bu gezegenin bir üyesi olduğumu hatırlatıyorum karşı tarafa, bildiklerimin, tecrübelerimin, yaşanmışlıklarımın olduğunu ekliyorum. O anda bir aydınlanma mı yaşıyor(!) yoksa dünyada yalnız olmadığını anlayıp hayal kırıklığına mı uğruyor bilmiyorum ama dudaklarının arasına sıkıştırdığı kelimeciklerle uzaklaşıyor yavaşça. Köpeğime de garip bir bakış atıyor. İşte o anda aslında tüm bu olanların içinde kötü niyet barındırdığına emin oluyorum, o bakış sayesinde...

Açıkçası karakter olarak çoğu durumu tolere edebileceğimi biliyorum. Bu durum genellikle yaşam süreci ile paralel; her yeni gün çok farklı durumlar ile karşılaşıyor, çok farklı insanlar ile tanışıyoruz. Elbette değişkenlik gösteren sayısız olaylar geçiyor başımızdan. Bunun da adını tecrübe koyuyoruz zaten, gizli bölgemizde sakladığımız kutucuğa özenle yerleştiriyoruz.
Fakat tüm bunlar bir yana, içini boşalttığımız kavramları kendimize siper ederek çıktığımız yollarda sınırı geçip diğer hayatlara müdahale etmeye başlıyorsak, ciddi anlamda bir çıkmaza sürükleniyoruz demektir. Her daim dile getirdiğim gibi bu durumu kabul edemem. Hele bir de henüz iletişimin ne olduğunu öğrenemeden(!), bir insanı tanımanın önemini kavrayamadan, kelimenin tam anlamıyla damdan düşercesine etrafa yargılar savuran bir yaşam formunu kolay kolay içselleştiremem. 
Hani son zamanlarda sıklıkla insanlığın mutsuzluğundan, bıkmışlığından bahsediyoruz ya, işte sebebi. Ne yazık ki halen birlikte yaşamayı öğrenemeyen bir toplumuz. Ya da diğer bir tabirle, artık beraberlik olgusunu unutmaya ve hatta düşman olmaya başladık. Başkalarının yanlışları ile, hataları ya da seçimleri ile uğraşmak en temel geçim kaynağımız haline geldi. Fakat neden? Gerçekten soruyorum neden, neden bu geçimsizlik, bu öfke, bu denli abartı? Kendi aynalarımızı koyu örtülerle kapatıp başka aynaların içinden geçmek mi tatmin ediyor artık bizleri, yoksa gerçekten de niyetlerimiz kötüleşti mi?..
Hayat, insanın seçimlerinin belirlediği bir yoldur. Bazen bu seçimler tamamen bize özgü olmayabilir, her daim iyi sonuçlar getirmeyebilir ya da bazen yaptığımız seçimlerin farkında olmayabiliriz. Fakat nihayetinde bu yolun kenar çizgilerini çizmiş olan biziz. Gayemiz de o yolda ilerlemek. Yani kısacası diyorum ki, ben o yolu bir diğer yola taş atarak, engel koyarak da yürüyebilirim. Kendi yolumdan çıkar, başkasının yoluna aniden atlar ve onun vaktini de harcayabilirim. Ya da diğer şekilde sadece kendi yoluma odaklanır ve bu süreçte beraber ilerlediklerimi kabullenerek de yürüyebilirim. Fakat burada önemli olan benim o yolu -ne olursa olsun- yürümek zorunda olduğum...
Bazı şeyler bu kadar zor olmamalı.




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

1 Aralık 2018 Cumartesi

Bir 'Aralık' tan Bakıyorum

Evvel zaman içinde ömür denilen şey pufidik koltuğuna oturup yaşam sürecine neler katabileceğini düşünürmüş hep. Çünkü yaşam sürecinde her gayenin ucu kalıcı olmaya ve hatırlanmaya dayanırmış. Ömür de bu kalıcılığın en doğru yolunun, pürüzsüz ve akışkan bir geçicilik olduğuna karar vermiş. 'Beni hatırlasınlar ve desinler ki, ömür dediğin geçiyor...'
Devasa bir alanın sakinleri bu ömüre öyle dikkatli bakarlar, öyle hayran olurlarmış ki tıpkı onun gibi olmak; her yeni güne farklı açılardan oluşarak her akşamı çok daha farklı boyutlarla geçirebilmek isterlermiş. Tıpkı ömürün süper gücü gibi, zamanı bol parçalara ayırıp ve fakat her biri için özenmeyi umut ederlermiş. Çünkü o evvel zaman içindeyken zamana hükmedip de zamanla harmanlanabilmek kolay iş değilmiş.
Ömür ne kadar geçici ise anılar, yaşanmışlıklar, nefesler ve tüm somutluklar da o kadar geçici olmayı tercih etmiş. Tüm bu geçicilikler arasında varlık sergilemesi gereken ve birbirinden farklı sayısız gaye barındıran insanoğluna bir akıl, bir fikir, bir irade ve birazcık da özgürlük tozu verilmiş. Sınırsız, süresiz fakat özünde fazlasıyla nadir şekilde...
Masal bu ya, tam da o sırada kağıt için mürekkep bitmiş. Akıl, fikir, irade ve özgürlüğün kullanım kılavuzları baskıya girememiş. Çok eski zamanlarda bir örneği olduğu bilinse de kimsecikler bulamamış ve okuyamamış. Zaten okumaya da çoğu bireyin zamanı olmamış. Zamanı olduğunda ise dört bir taraf okuduğunu başkalarının kulağına fısıldayan süslü fotoğraflarla dolup taşmış(!)

Bir aralıktan bakıyorum. Birileri bu masalın sonunu yazmaya çalışırken, bir başka birileri yeni masalların yolunda koşturmak istiyor. Aralığı fazla tutarsam rüzgar sert esiyor; kırıyor bazen, bazen üşütüyor. Aralık azaldığında ise bunaltılar, oflar puflar, çaresizlikler beliriyor hemen. Bir aralıktan bakıyorum ama aslında ışığı arkama alıyor, gölgeleri koyu renge boyuyorum. Bazen aralığın içinde kim var, kaç kişi var merak etsem de olduğum şekilde duruyorum. Sessiz ve hareketsiz...
Gel gelelim artık vay rüzgar mı esti, aman efendim sıcak mı bastı derdine düşmekten, ışığı sen açmıştın da ben kapatmıştım, ay sakın gölgeme basma seslerinden ve tabi döngü haline gelmiş ikilemlerden sıkıldım. Zaten insan neyden sıkılmaz ki; yokken varı bekler, varken var olandan sıkılır. Var olan gidince de yine onu özler. İnsan hep bir var ile yok arası sıkılmakla meşguldür aslında. Bir de hiç değişimin olmadığından yakınmak ile.
Burada kendime de bir ufak uzatıyorum lafı aslında. Yahu bir dizi izliyorsun mesela, bir kitap okuyorsun. Kitaptaki bir karakter alıyor aklını, tepelerden denizlere uzanan büyülü yolculuklara çıkarıyor. Uykunda, yolda, işte kurcalıyor aklını çoğu zaman. Sonra bir sabah uyanıyorsun, arkadaşlarınla iletişime geçip 'aa ben kessssin geliceem' diyorsun. O anda elektrikler gidiyor mesela, hadi hoop sular da gitti mi! Hazırlanamıyorsun, canın sıkılıyor, modun düşüyor belki ve gidemiyorsun. Sürekli uğradığın mekanlarda, sürekli etkileştiğin insanları bir sabah çok farklı durumlarda bulabiliyorsun. Sanki olduğumuz yere sabitlenmişiz de hep kalıcı olabilecekmişiz gibi. Al sana değişim, hem de değişimler silsilesi!

Uzun lafın kısası ben ömürün neden kalıcı olmak istediğini anladım. Bazı şeyler geçici olmadıkça ne ruh ne de beden çoğu zaman yaşamaya tahammül edemeyecekti çünkü. Her defasında geçiciliklere şaşırıp, her defasında hiç olmamış gibi şaşkınlık yaşamalar olmadıkça çekilmeyecekti bu hayat. 
İşte bu nedenle bir aralıktan bakıyorum, bir yıl önce de bir aralıktan bakıyordum ve yine aynı ifadelerle şaşırıyordum belki de. Şimdi de şaşırıyorum. Sonra da şaşıracağım, daha sonra da... Çünkü bir aralıktan bakıyorum ve bakmaya hep devam edeceğim...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Mim: Gerçek Arkadaşın Kim?

İtiraf etmeliyim bugünlerde blog dünyasında bu başlığı görür görmez bir koşu yazıya gidiyorum. Sevgili Girift buradaki yazısı ile bence bizler için pek eğlenceli bir mimin kapılarını aralamış oldu. Bake Quiz adlı bu sitede birkaç soruluk mini bir test ile birbirimizi ne kadar tanıdığımızı ölçmüş oluyoruz. Ben mimi yapan arkadaşlarımın sorularını cevaplarken oldukça keyif aldım. Sevgili Öneri Makinesi' nin tatlı daveti ile de dayanamayıp yapmaya karar verdim, hihihi 😋 Kendisinin mimi için buraya... 
Aynı zamanda sevgili Bir Yıldız'ın Hikayesi mimi için buraya, sevgili Sakura Mevsimi mimi için de buraya bir uğrayın derim. ✌

O halde başlayalım, buraya tıklayarak vereceğiniz cevapları merakla bekliyor olacağım. Önemli olan katılmak! 😁
Ve tabi ki herkesi bu mime davet ediyorum, herkese ulaşsın hem birbirimizi ne kadar tanıdığımızı görelim hem de ufak da olsa güzel vakitler geçirelim. Mimi yapmak isteyenler için de tam buraya linkini bırakıyorum. 

Keyifli mimler o halde... 😉


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Kasım 2018 Çarşamba

Havalar Soğudu, Tıpkı İnsanlar Gibi

Düşünüyorum da insanoğlunun bu hayattan şikayet etmeye hiç hakkı yok. Zaman öyle bir hale evrildi ki nefes alabildiğimiz her sabah, görebildiğimiz, tadabildiğimiz, yaşayabildiğimiz her an bizler için adeta büyük zorluklara kapı araladı. Herkesin acısı kendine ya, toplum olarak dramı pek seviyoruz doğrusu; akmayan göz yaşlarımızı büyük sahnelerde sergiliyoruz.
Hayatın bu yönünü hepimizin kabullendiğini düşünüyorum. En azından bununla yaşamayı öğrendik ve hıza ayak uydurduk. Hatta biraz fazla ileri giderek artık hayat yalnızca bu yönü ile varlık sergileyecekmiş gibi hissettik. Yani kısacası diyorum ki, biz çoğu şeyi -bize ait olan çoğu şeyi- sırf tüketiyor olmak uğruna bir köşede tozlanmaya bıraktık...

Ben kış insanıyım. O soğuk havaların gizemini seviyorum doğrusu, üşümek eylemini seviyorum belki de. Haliyle çok uzun zamandır yollarını gözlediğim soğukgiller gelince pek mutlu oluyorum. Kış bizden vazgeçmedi, yeniden ve sabırla uğrayacak diyorum. 
Soğukgiller son zamanlarda beraberinde soğuk tenleri de getirir oldu. Genci, yaşlısı, tecrübelisi, acemisi; öylesine kendi 'dertlerimiz' içinde sıkışmış, öylesine perdelerimizi sıkı sıkıya kapatmışız ki, ne kimsecikler bize dokunsun istiyoruz ne de zirvedeki yalnız olmak. Bizim de ne istediğimiz belli değil hani, insanoğlu işte, kışın yazı özler. Yakınken uzağı, hastayken sağlığı... Fakat hiçbirinin değerini tam olarak anlayamaz. Zira ondandır bu iletişimden uzaklaşmış haller. Ondandır bu gülmeyen yüzler...
Sonra diyorum ki yahu insanlık mutsuz; her sabah uyanıp sevmediği bir işe gitmek zorunda kalan, sırf gelecek kaygısından dolayı istemediği bir okulda okuyan, ağır sorumluluklar altında kalmaktan bunalan ve maddiyat ile sosyallik arasında sessiz çığlıklar atan toplumdan çok da fazla birşey bekleme diyorum kendime. Sabır desen çoktan yuvasına dönmüş. Sevmek, sevilmek, özlemek, beklemek gibi çoğu özenilesi kavramın içi boşaltılmış. Öfke, korku, telaş dört yanımızı sarmış. Gel de mutluluk bekle şimdi, zaten mutluluk neydi ki...
Fakat bu denli zor olmamalı. Yaşamak, yaşıyor gibi görünmek ya da yaşanmadığını düşünmek böylesi bir ızdırap çığının altında kalmamalı. Çünkü bugün esen rüzgar bir başka zamanda serinleten rüzgar olarak geri dönüyor. Bugün yağan yağmur, başka diyarlarda içimizi serinletiyor. Pembe bir gözlük takıp şuracıkta kelimeler tüketmek değil niyetim ancak hani her şey insanlar içindi ya, evet işte, her şey insanlar için. Ağlamak kadar gülmek de var, öfke kadar sakinlik de.

Havalar soğudu, acaba bu yüzden mi insanlar da soğudu diyor içim. Bunun mevsimle, iklimle alakası yok diyor beynim. Peki neden diyor ruhum, anlam veremiyor ya da vermek istemiyor. Çok basit şeylerin devasa kalıplara yerleştirilmek istenmesini kabullenemiyor. Hayatı göz göre göre zorlaştıran bedenlere, bile isteye acı çeken ve bunu yaşam tarzı haline getiren ruhlara anlam veremiyor. 
Soruyor; hayata yön vermek biraz da bizim elimizdeyse o halde neden hep soğuk kalmayı tercih ediyoruz? 
Cevap alamıyor.


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

9 Kasım 2018 Cuma

Ben Aynanın Üzerindeki Lekeyim

Bir noktada ipin ucunu kaçırdım. Yani kaçırmış olmalıyım, zira olan biten bunca şeyi bir kalıba koymak isteyip de koyamıyor olmak beynimi daha da fazla kurcalıyor. 'Mükemmeller' dünyasının süslü kişiliklerinde yer edinemeyen suç bende olmalı ki, bazı şeyler oluyor. Bazı olmaması gereken, bazı olunca sindirilemeyen ve bazı oluşu hakkında fikir yürütülemeyen şeyler. Tamam, hepsinin sorumlusu benim, tamam. Gerçekten tamam.
Aynı anda aynı ruh halini yaşayan, acılarımızı paylaşan, mutluluğu bulamayan ve bulunca elinde tutamayan insanlarız biz. Dip köşeleri kendimize yuva edinmeyi ve açıkçası yaşanmışlıklardan bir kitap yazmayı çok severiz. Herkes kitap yazmak ister fakat biz yazmıyor olsak da yazmışızdır, 'mış gibi' yizdir çoğu zaman.
Dünyanın tam ortasına, düz bir çizgi üzerine geniş işlemeli bir ayna yerleştirilmiş. Öyle de bir aynaymış ki bu; görmek isteyene göz, dokunmak isteyene el, sevmek isteyene kalp olurmuş. Kırılmaktan korkar, tozlanmaktan kaçınır ve yansıtamamaktan şüphe edermiş. Bazı zamanlar -bazı büyülü zamanlar- aynanın göğsü geniş ufuklara açılır, devasa okyanusların çağladığı, kuşların dans ettiği vadilere ışık tutarmış. Demem o ki, aynanın bir kendisi, bir de kendinden başkası varmış. Her yeni doğan güneş, aynanın umudu olur fakat kimsecikler görmeyi de, sevmeyi de beceremezmiş. Dünyayı ikiye bölen ayna da artık ikiye bölünmeye hazır hissetmiş...
Ben aynanın üzerindeki lekeyim. Umarsızca, aniden ama şiddetle savrulmuş bir lekeyim. Ne varlığım varlık, ne de yokluğum bir kayıp çoğu zaman. Bir lekenin sınırları ne kadar idrak edilebiliyorsa, benim de kenar köşelerim o kadar kabul edilebilir. Leke olmak benim tercihim değildi fakat sanırım leke olmak artık benim tercihim.
Sonra uyanıyorum, ne ayna var, ne de kabullenmek adına zorunlu olduğum bir leke. Elimdeki tek şey zamanın muazzam işleyişine yoldaş olabilmek ve belki de bir nebze akıp gitmeler içindeki yolculuğa eşlik edebilmek. Yol beni bazen -ve son zamanlarda çoğunlukla- dışlıyor. Aa, dışlamak diye bir kelime vardı değil mi, çok uzun zamandır kullanmadığımı fark ediyorum. Çok uzun zamandır kullandırılmadığımı...
Peki çok mu önemli? Yani diyorum ki suçu kabullenmek, gerçekten çok mu önemli? Koşu yapmak için mutlaka kulaklık mı olması gerekir mesela kulağımda ve yüksek sesli müzik? Hem koşu yapıyor olmama insanların ikna olma gibi bir dertleri var mı sahiden? Bazıları suçu kabullenince diğer 'bazıları' pofuduk kanepesine hoplayıp vicdanına film mi izletiyor(!) Evet, böyle yaptıklarını düşünüyorum doğrusu.
Neyse, yine bir havuçlu kek kokusunun peşinden gidiyorum. Keki kim yapmış, nerede yapmış, kime yapmış, düşünmüyorum. Sırf kokusu güzel diye ben o kokuyu içime çekmeli miyim mesela? Yok, yok üzgünüm, önce hak etmem ve bu hak ediş eylemini de çok basamaklı yüksek galibiyet kuruluna kanıtlamam gerek. Çünkü biz hayatta birşeyleri birilerine mutlaka kanıtlamak zorundayız. Mutlaka birileri bize çoğunlukla inanmalı. Yaptığımız her eylemi, tükettiğimiz her kelimeyi, harcadığımız her kahkahayı birkaç cilt halinde kitaplaştırarak gözler önüne sermemiz gerekir. Zira aksini iddia ettikçe bu hayatta hiç varolmamış sayılırız, değil mi(!)
Fakat artık olmuyor. Hadi nedenini, niçinini de bir kenara bırakacağım ama gerçekten olmuyor. Ve bu olmayış, bu olmayışın ısrarla tekrar eden versiyonu zaman ile harmanlanınca çaresizlik el sallıyor oracıktan bize. Zaman şu sıralar pek çok defa öfke krizlerine girip olmuyor diye pes etmeyen tarafımıza kısa fakat keskin bir tokat atıveriyor. Ve en önemlisi de kızarıklığı umursamıyor.

Neyse,
son kelimelerim şöyle olmalı;

fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum...

🌿



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

3 Kasım 2018 Cumartesi

Neden 'Neden' ?

İnsanın elinde bulundurduğu en farklı 'yeteneklerden' birisi merak olmalı. Varoluşumuz, ilerleyişimiz -ya da gerileyişimiz-, akıl yürütmelerimiz ve yeri geldiğinde düşünce sistemimizin bile yapı taşını oluşturan şey, bir avuç sade merak. Fakat sanırım bir merak kullanma kılavuzu olmadığı için her birey kendisine göre yorumlayıp, kendi sınırlarında hayata işliyor bunu...
Hepimizin bildiği üzere gezegendeki çoğu göz önündelikler, geniş ufuklara açılan merak duygusu sayesinde gerçekleşiyor. Bu nedenle işin bu tarafından bakınca merak etmek, aktif kalmak ve heves duymak pürüzsüz bir güzellikte kendisini bizlere sunuyor.
Ben işin diğer tarafına bakacağım. Çünkü işin diğer tarafı tam da hayatın yaşanılması gereken engebeli tarlalarına ışık tutuyor. Ben işin diğer tarafıyla ilgilenme ihtiyacı duyuyorum çünkü orada çok ciddi anlamda bir motivasyon kaybı var. Belki bir gevşeme, belki de devasa bir uçurum...
'Bu insanlar nasıl oluyor da böyle...' tarzı sorular sormaya başladığımız andan itibaren damarlarımızda gezinen şu farkındalık, ah şu farkındalığı ısıtıp ısıtıp ortaya koymaktan ben de keyif almıyorum aslında ama, ne bileyim en azından yazmak ya da anlatmak sanki birşeylere çare olacakmış gibi geliyor. Tabi biz de öyle fırfırlı bir toplumuz ki çareyi gidip en olmadık yerde arıyor, bulamıyor, öfkeleniyor ve baskılamaya yöneliyoruz. Bir insan evladı da çıkıp özümüze dönmeyi, sorunları irdelemede bireyselleşmeyi falan akıl edemiyor, değil mi ama yahu(!)
Kelimeleri daha fazla serbest bırakmadan şu merak meselesine geri dönelim diyorum. Buradaki ana tema merak ve ben, hihihi!
Hatırı sayılır bir süredir sporu hayatıma harmanlamış bulunuyorum ve bence hayatımda aldığım en güzel kararlar arasında spor var. Haliyle bu kararı veren benim ve açıkçası hayatımda spor için ayırmak istediğim kıymetli dakikalar var. Şimdi gelelim spor olgusuna. Öyle bir ikilemdeyiz ki hem büyük çoğunluğu sosyal medya sayesinde spor adına bilinçlenmiş, hem de sporun sadece ve sadece kilo verilmesi gereken bir alan olduğuna kendimizi ısrarla ikna etmiş vaziyetteyiz. Yani spora yalnızca şişmanlar, kilo problemi yaşayanlar, hiç zayıf olmamışlar ve doğum yapanlar(?) gidebilir. Bu şartları yerine getirmeyen bir canlı o spor merkezine adımını atarsa dünya tersine döner. Bakın çok resmi kurallar bunlar, hukuk var adalet var kardeşim!
Ben bu süreçte, ilk günden bu güne kadar, 'diğerlerine göre' spora giderek çok büyük suçlar işliyorum. Zira benim bu şartları eksiksiz yerine getirmiyor oluşum kanun önünde nasıl zorlu bir mücadeleye sunulacak henüz bir fikrim olmasa da bu zaman dilimi içerisinde boğuştuğum 'neden' sorucuğu herşeye bedel oldu açıkçası. Sizce bir insan günde kaç defa neden sorusuna cevap verebilir? Ya da şöyle sorayım, bir insan tek nefeste kaç defa ısrarla neden sorusunu sorabilir ve bulduğu cevaptan asla tatmin olmaz?
Tatmin olmamak. İşte üzerinde durmak istediğim tek şey. Çünkü ben insanların beni sorgulamasını, beyinlerinde bir yere oturtamayışlarını, kuralcılıklarını, her durumda alınacak bir keyif bulamayışlarını ve en önemlisi memnuniyetsizliklerini bir noktada tolere edebiliyorum. Fakat bir insana sorduğunuz bir soru varsa, çok genel olmamakla birlikte, verilen cevabı kabul ettiğiniz için o soruyu sormuş sayılırsınız. İkna olmuyor, reddediyor ve hatta tepki veriyorsanız zaten o soruyu sormaz, kendi bildiğiniz şekilde hareket edersiniz. Bir insana birşeyler sorup da sonra laf salatasının başına geçmek de, ne bileyim, anlamsız...

Burada durup yazdıklarımı okuyorum.
Ve gerçekten bunları yazıyor oluşuma hem utanıyor, hem de hayret ediyorum.

Merak hem ilerletiyor hem de geriye sürüklüyor dedim ya hani, işte gerileyici bir bakış açısının en basit hali. Üstelik bu, gezegene oranla çok küçük bir toplum grubunun çok sınırlı bir merkezinde yaşanan hali. Yani diyorum ki gezegende bir nokta kadarcık halimiz varken acaba ne zaman ulu dağların zirvesinden bakmayı bırakıp insanlar arasına karışacağız?
Çok mu zor, hayır. Çok mu ulaşılmaz birşey, hayır. Birileri bizi engelliyor mu, bence hayır zira hepimizin maşallahı var hani, altından girer üstünden çıkarız genelde(!) 

O halde soruyorum; neden? 
Neden?
Ve neden?.. 


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.